Turkvet.Biz
 
Güncel  
GENÇTÜRKVET
    >Düşünenlerin Düşündürdükleri
    >Öğrenci gözüyle
    >Haber/etkinlik/magazin
   

     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
 

Ülkem İçin, İçimden Geldiği Gibi…

 Onlarca medeniyete beşiklik etmiş Anadolu topraklarının son varisleri bugün bizleriz. Aynı zamanda atalarımızdan devraldığımız bu toprakların gelecek nesillere daha iyi bir şekilde bırakılması şartıyla emanetçileri konumundayız. Kendimize özgü köklü bir kültüre ve on bin yılı aşkın süredir kullandığımız muhteşem bir Türkçe diline sahibiz. Ülkemizin gerek jeopolitik konumu olsun, gerek yeraltı zenginlikleri olsun, gerek iklimi olsun, gerekse milli kültür ve beraberlik anlayışı kemikleşmiş milleti olsun daha birçok konuda dünyanın en güzel ülkesi sayılabilecek bir konumdayız.

Böyle bir ülkeyi daha da ileriye götürme, eksikliklerini giderme ve diğer medeniyetlere örnek teşkil etme çabası bu ülkenin her ferdinin asıl görevidir. Toplumdaki her birey bu anlayışla büyüyüp, geleceğine yön verecek planlamalarını bu doğrultuda yapmalıdır. Bir ferdin bu anlayışı özümsemesi daha çocukluğunun ilk devresinden itibaren aile, okul, öğretmen, arkadaş ve çevresindeki olgularla bu yönde eğitilmeli ve bilinçli kişilik yönü geliştirilmelidir.

Toplumumuzda sizinde belirttiğiniz gibi 'ferdiyetçilik' her geçen gün hız kazanmakta, ailesini olduğu gibi kabullenmek istemeyen gençler ortaya çıkmakta, evliliklerinin cicim ayları geçtiğinde mevsimlik karın erimesi misali boşanmalar artmakta, olan ortada kalan çocuklara olmakta, milli maçlarda et ile kemik gibi birleşen insanlar en küçük yol verme tartışmasında silahlarına sarılıp birbirini vurmakta, otobüste oturmaya hakkı olan yaşlı insanlarımızın ayakta durmasına göz yumularak gün geçtikçe saygı unutulmakta, üniversitelerde 'hadi toplanın proje üretelim; ülkeye, vatana hizmet edelim' denildiğinde 'nasıl olsa bir şeye yaramaz', 'bizi kim takar' anlayışı ile fikirler alaya alınmakta, insanlar okul hayatını bitirip iş hayatına adım attıklarında kitap okumasını ve kendisini geliştirip çağına ayak uydurmasını askıya almakta ve bu yüzden gelecek nesile yanlış, eksik örnek olunmakta veya hiç örnek olunamamakta ...

"Ferdiyetçilik" olgusunun bireylere, ailelere, gelecek nesillere kısaca toplumun her noktasına nüfus eden etkilerini daha da uzatabiliriz. Ortada bazı sorunların kol gezdiği sanırım aşikar. Bu durumu her 'ferdin' algılayıp, sorunlara çare üretmeye odaklanması ve bundan daha da önemlisi; çözüm olarak üretilmiş veya üretilmekte olan çarelere herkesin benimseme ve uygulamasına azami derecede riayet etmesinin gerekli olmasıdır.

Toplumdaki aklıselim her insanın bulunduğu konumlarda yakınında bulunan insanlara (illa ki bir Türk vatandaşının Türkiye'de diğer insanlara örnek olacak diye bir kısıtlama durumu söz konusu olmayıp hangi ülkede olursa olsun bu örnek davranışlara her daim devam etmelidir.) örnek olmalı ve bir nevi otokontrol mekanizması işletilmelidir. Her insanın hata yapabileceği daha baştan kabul edilmeli ve uygun bir üslupla vatandaşlar birbirlerini eğitmelidir. Tarihte bunun örneğini en güzel Osmanlı Devleti'ndeki mahalle kültüründen gözlemleyebiliyoruz. Mahalle sakinlerinden herhangi birisinin yaptığı kötü davranış hemen uygun bir üslup ve sağaltım yoluyla düzeltilmekte ve tabir-i caizse tümörün başka kesimlere yayılımı daha baştan engellenmekteydi. Fakat bugün ne yazık ki böyle bir iyimser tablodan söz edemiyoruz. Dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkabilen olumsuz bir furya çok geçmeden TV, internet, dergi, sinema, dizi, vs ... gibi iletişim araçlarıyla kültürümüzü istila edebilmekte ve toplumdaki var olan sorunlara bir yenisini daha eklemekte ve kültürel işgale maruz kalabilmekteyiz. (Teknolojinin olumlu manada kullanılan nimetlerini tenzih ederim.)

" Tarih tekerrürden ibarettir." sözüne aslında kulak verebilsek bana göre şu an ki var olan sorunların ve çözümü arananların imdadına geçmişimizin ışık tutacağı inancını taşımaktayım. Yapmamız gereken, aslında "Amerika'yı yeniden keşfetmek”ten ziyade başkalarının tecrübelerinden pay çıkarmak, onlar gibi hataya düştükten sonra değil de öncesinde ders almak olmalıdır.

Görünürde olan ve gelmesi muhtemel problemlere uygulanacak çözüm reçetesini planlarken her birey ve kurum yapması gerekenin en iyisini yapmalı ve asıl görevinden bir an olsun ayrılmamalıdır. Böyle düşünürken aklıma her daim gelen, Ulu Önder'in şu sözü kulaklarımda çınlamaktadır: "Vatanını en fazla seven görevini en iyi yapandır!" İşte bizler gerçekten Atatürk'ü seviyorsak, Onun yolundan gitmeyi arzuluyorsak, düşünüyorsak, istiyorsak bu lafza en güzel şekilde riayet etmeli ve nihayetinde layık olabilmeliyiz.

Bu ölçüler ışığında her birey 'ferdiyetçilik' anlayışını bir an önce bırakarak 'ben merkeziyetçiliğinden' kurtulup 'biz merkeziyetçiliğinin' yörüngesine oturmalıdır. Ancak bu şekilde toplum olarak yeniden ve sağlıklı bir şekilde kanatlanabilmemiz mümkün olacaktır. Aslında küçük hesaplar peşinde koşan insanlar bir sistemin parçasından biri olduğunu unutuyor. O parça oradan çıkmasıyla birlikte, ne yaptığı küçük hesaplar kendisine yar olabilecektir ne de toplumda oluşturmuş olduğu düzensizlik bir parça dahi olsun fayda getirecektir. Yani bir nevi domino taşı düzeneği gibi. Herkes gibi bir bireyi ortada duran taşa benzetecek olursak, vakitsiz yere aradan ayrılan birey arkasından gelecek olan görevi bir sonraki taşa iletemeyecek veyahut ta 'start'ı kendisi veren birey önündekileri zamansız yakalayıp tüm sistemin kurulmasında verilen onca emeğe hıyanet edecektir. Bu bireye bu ayrımı ve anlayışı aşılayacak olanlar aile-öğretmen ­çevredir. Yani baktığımız zaman tüm insanlar direkt veya dolaylı olarak birbirlerine bağlı (bağımlı) durumdadırlar. Bütüncüllük yakalanıp ortak fayda temelinde buluşulduğu vakit Millet, Vatan, Ulus, Cumhuriyet olguları yerini bulacak ve içi dolacaktır. Aksi hali 'refah toplumu' olan ABD gibi en küçük bir toplumsal sallantıda birbirlerini unutup, herkesin 'ben merkeziyetçiliği' ülkesindeki fildişi kulelerine sığınmasıyla son bulacaktır. (Bunları onların yaptığı sinemalardan ve birde 2005'te ki Katrina Kasırgası'ndan sonra görebildik.)

Atalarımız; "Ağaç yaşken eğilir." sözünü boşuna söylememişler. Bu sözden yola çıkarak aile eğitiminin öneminin, bir bireyin yetişmesindeki temel dönem olan çocukluk döneminde ne kadar ehemmiyetli olduğunu anne-babaların kavramalarını sağlamalıyız. Daha sonra çocuk anasınıfı, ilkokul ve ortaokul dönemlerinde aynı azami ölçüde dikkatli bir eğitim sürecinden geçirilmeli; lise döneminde çocuk ergen bir birey olurken kendisine üzerinde dolaşan akbabalar misali değil de yanında yer alan ve ona yol gösteren bir rehber misaliyle yaklaşmasını bilmeli ve hayatta bu şekilde ayakları üzerinde durabilmeyi öğrenmiş bir bireyi topluma kazandırmalıyız.

Toplumumuzdaki 7'den 70'e tüm insanlar konum, görev, bilinç kısaca üzerindeki sorumlulukları bildiği vakit ve bu sorumluluklarını ülkesinin ortak menfaatlerini sağlama amacıyla kullandığı vakit yaşamaya değer bir ülke (toplum) kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bu vakitten sonra gönül rahatlığıyla; petrollerimizi çıkarmalıyız(!), nükleer elektrik santrali kurmalıyız(!), Nabucco projesini imzalamalıyız vs ..  gibi yaygaraların tellallığını yapabiliriz.

" Her koyun kendi bacağından asılır." Doğru. Fakat o koyunun cesedinin kokusu tüm mahalleyi sarar. Bu yüzden toplumdaki her ferdin; sağlıklı bir bakış açısıyla, karşılıksız vatan sevgisiyle, sağlam bir gönül dünyasıyla (Unutmayalım ki; refah seviyesi en yüksek yerlerden biri İskandinav ülkeleridir. Fakat buna rağmen en fazla intiharlar da bu ülkelerde olagelmektedir. Bu yüzden sadece bedeni ihtiyaçların karşılanması yetmemekte, aynı ölçüde ruhun da tatminin gerekliliği önemle karşımızda durmaktadır. Malum herkesin bildiği gibi doğa boşluk kabul etmez. Ruhi boşluk ahlaki çöküntüyü de beraberinde getirir.), yılmadan çalışma, öğrenme, araştırma azmi ve çağına ayak uydurma sevdasıyla yetişmesine özen göstermeliyiz.

Mesleki durumum itibariyle bazı dikkatimi çeken hususlar mevcut. Örneğin; İran et ithalatı yapıyor ve bu eti Almanya'dan alıyor. Aynı şekilde bildiğim kadarıyla Suudi Arabistan da Brezilya ve Avustralya'dan kırmızı et ithal ediyor. (Tabi şunu da belirtmeliyim; bu ticaretler 'Helal et sertifikası' sayesinde gerçekleşiyor.) Düşünüldüğü vakit biz hem İran'a hem de Suudi Arabistan'a yukarıda belirttiğim üç ülkeden de daha yakınız. Peki böyle bir potansiyel var iken biz neden harekete geç(e)miyoruz? Halbu ki ülkemizin doğusundan batısına kadar onca mera, otlak ve yaylalar mevcutken, iklimsel olarak hiçbir problem yaşanmazken ve birde kültür ırkları bakımından da çoğu yerde ıslah sağlanmışken biz neden et ihraç etmeyelim ki? Yalnız üzülerek şu iki şeyi belirtmeliyim:

Birincisi; doğudaki terör olaylarından dolayı yaylalar hayvancılığa kapatıldı ve oradaki insanlar geçim derdinden dolayı şehirlere göç etmek zorunda kaldı. Bu nedenle hem büyük şehirlerde adapte olmakta zorlanan (e doğal olarak yani) insanlar çoğaldı, kentsel sorunlar baş gösterdi, hem de hayvancılık üretimi ciddi manada sekteye uğradı. Yani tabloya uzaktan baktığımızda üretici kısmın nüfusu peyderpey azalırken (Hatırlatma: Bu durum sadece Doğu illerine has bir problem değil, şahsen ben Trakyalıyım aynı düşüş burada da söz konusu.) tüketici kısmın nüfusu süratle arttı. Ayrıca ikinci olarak et üretimi ciddi manada düştüğü için, kaçınılmaz olan, dünyanın en pahalı etinin Türkiye'de satılıyor olması durumu ortaya çıktı. (Tabii ki diğer girdi maliyetleri, vergi ve talep enflasyonlarını da göz ardı etmemek gerekiyor.)

Bu durumdan acilen payımıza düşen sorumluluğu algılayıp bizler ve yetkili mercilerin her biri bir an önce harekete geçmeli, azalan et arzı sorununun üzerine süratle gidilmeli (Aynı arz sorununun günümüzde süt için de geçerli olduğunu unutmayalım ... ), dağlardaki yaylalar hayvancılığa yeniden açılmalı, teşvikler yapılmalı (Ben inanıyorum ki tersine göçler kesinlikle yaşanacaktır.), hızlı bir şekilde et ve süt hayvancılığı popülasyonunda artışa gidilmeli, önce Türkiye’nin temel ihtiyaç düzeyi makul değerler (maliyet-satış fiyatı) çerçevesinde karşılandıktan sonra fazlalık mamul maddeler (et, UHT süt, deri, süt tozu, hatta suni tohum) ihraç edilmelidir.

1071 Malazgirt Savaşı'nın ardından Anadolu'nun kapıları bizlere açıldı.

Asırlardır her türlü zorluklara, savaşlara, felaketlere bu millet tek vücut, tek yürek, tek vatan anlayışıyla göğüs gerdi ve üstesinden gelebildi. Daha önce de dediğim gibi bizler Anadolu'nun (şimdilik) son varisleriyiz. Her ferdin sizin de belirttiğiniz gibi " ... Bir olalım, iri olalım, diri olalım!" sözünü kendisine şiar edinip bu devleti ebediyete taşımayı en büyük gaye edinmesi ve bizden sonra gelecek nesillere daha da yaşanabilir bir Türkiye bırakması temennisiyle…

"Karlı havadan sıcak bir kardeşlik ve dostluk ortamını oluşturabiliyor, buzlu bir gidişten çiçek açan bir sevgi mesajı getirebiliyorsak, güzel günler ve gelecekler o zaman karşılayacaktır bizi”.

28.01.2010

Furkan DiLBER
Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi
3/B Sınıfı, 07-44
ANKARA

 

 

 

Güncel
 

Düşünenlerin Düşündürdükleri!

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Parazitoloji Anabilimdalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zafer KARAER tarafından her yıl kompozisyon yarışması düzenlenmektedir.

Öğrencileri için geleneksel hale getirilen, serbest konulu bu kompozisyon yarışmasında ortaya çıkan, genç düşünenlerin düşüncelerinden seçilen yorumları sayfamızda belirli aralıklarla bulacaksınız.

Yarışmayı düzenleyen saygın  hocamıza, düşünen ve düşüncelerini ortaya koyan müstakbel meslektaşlarımıza tebrik ve teşekkürlerimizi sunarız.

TürkVet

 

 

Yeni Sayfa 1
 Copyright © 2006 - 2011 TurkVet ® - Her Hakkı Saklıdır - All right reserved