Turkvet.Biz
 
Güncel  
YAZILAR / YORUMLAR
   

>Genel

    >Eğitim
   

>Meslek politikaları

   

>Tarım ve Hayvancılık politikaları

    >Hayvan yetiştirme ve ıslah
   

>Gıda güvenliği ve halk sağlığı

   

>Hayvan sağlığı

   

>Hayvan refahı

    >Yaban hayatı
    >Çevre
    >AB Politika ve uygulamaları
    >Dünya Uygulamaları
    >Diğer Yazılar

 

Dünyanın Durumu 2008

Çevre ve sürdürülebilir ekonomi için yenilikler

Worldwatch Enstitüsü’nün yıllık olarak yayınladığı “Dünyanın Durumu” rapor dizisinin en önemli özelliği giriş bölümünde bir önceki dönemdeki gelişmeleri özetlemesi. 2007’nin bu alandaki en önemli gelişmelerinin başında hiç kuşkusuz Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli’nin (http://www.ipcc.ch/) atmosferdeki sera gazlarının artışının arkasındaki en büyük etmenin insanlar tarafından gerçekleştirilen faaliyetler olduğunu tespit etmesiydi. Hatırlanacağı üzere Panel dörtlü çalışmasını tamamlayarak sentez raporunu Kasım ayında yayınlamış ve çalışmalarından ötürü Aralık ayında Nobel Barış Ödülü ile taltif edilmişti.

“Dünyanın Durumu 2008” raporu, geçtiğimiz dönemde çeşitli alanlardaki diğer gelişmeleri de aşağıdaki gibi özetliyor:

  • Antarktika üzerindeki ozon deliği rekor düzeyde büyüyerek 28 milyon kilometrekareye ulaştı.
  • Küresel ısınma nedeniyle bazı kuş türlerinde popülasyon kaybı %90’a ulaştı ve yakında birçok türün yok olacağı tahmin ediliyor. Büyük deniz memelileri arasında geçtiğimiz 50 yılın ilk tür kaybının gerçekleştiği ve Yangtze nehir yunusu türünün yok olduğu bildirildi.
  • Denizlerdeki düşük oksijenli ölü alanların sayısı son iki yılda 149’dan 200’e çıktı. Avlanabilir deniz ürünlerindeki yok olma bu hızda devam ederse 2050 yılında bu kaynağın %90’ını kaybetmiş olacağız.
  • Dünyanın ikinci büyük tropikal orman bölgesi Kongo Nehri havzasındaki ormanların tahrip düzeyinde artış görülüyor. Tahribat bu düzeyde devam ederse bu ormanların üçte ikisi 50 yıl içinde yok olacak. Endonezya yağmur ormanlarının tahmin edilenden %30 daha hızlı yok olduğu belirlendi.
  • Buzullardaki erime artıyor ve kuzey kutbunda buz kalınlığı 2001’den bu yana yarı yarıya azaldı. İklim değişikliklerinin küresel gayrisafi hasılanın %5 ila %20’sine karşılık gelen miktarda zarara yol açacağı tahmin ediliyor.
  • Küresel karbondioksit salımındaki artış 1990’a göre iki katına ulaştı ve ivmelenmeye devam ediyor.
  • Hava kirliliği her yıl 2 milyondan fazla erken doğuma neden oluyor. Bu rakamın yarısından fazlası gelişmekte olan ülkelerde görülüyor. Nitrat içeren böcek ilacı ve gübre kullanımındaki artış ABD’deki erken doğumların en önemli nedenleri arasında gösteriliyor.
  • Doğal afetlerin sayısında büyük artış gözleniyor. 150 milyon kişiyi etkileyen doğal afetlerin yol açtığı zararın yıllık (2005) 160 milyar dolar düzeyine ulaştığı rapor edildi.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen iklim değişikliğine karşı küresel duyarlılığın arttığını ve eylem dönemine girildiğini gösteren olumlu gelişmeler de var.

  • Brezilya 15 Milyon Hektar Amazon ormanını koruma altına alarak ormancılığa ve tarıma kapattı. Amazon ormanlarının tahrip düzeyinde bir önceki yıla göre yarı yarıya azalma görüldü.
  • Rüzgar enerjisi kullanımı hızla artmakta. Kurulu toplam kapasite 75000 megawatt düzeyine ulaştı ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılan toplam yatırım 100 milyar dolar düzeyini aştı.
  • Araştırmalar organik tarımın -iddiaların aksine- geleneksel tarıma oranla 3 kat daha fazla verimli olabileceğini gösteriyor.
  • ABD’nin önde gelen şirketleri ve sivil toplum kuruluşları sera gazı salımına karşı daha sıkı kanuni önlemler belirlenmesi için çağrıda bulundular. Başkan Bush araçlarda sera gazı salımının azaltılması konusunda düzenlemeler yapılması için talimat verdi.
  • AB ülkeleri 2020 yılına kadar sera gazı salımlarını 1990 yılı düzeyine göre %20 oranında azaltmak için karar aldılar. 
  • 20 ülke okyanusların dörtte birini oluşturan güney Pasifik deniz tabanının korunması konusunda anlaştılar.
  • Zorunlu hedef değerler belirlenmese de G-8 ülkeleri sera gazı salımlarında 2050’ye kadar “büyük” oranda azalma sağlanması konusunda anlaştılar.
  • 153 büyük firmanın CEO’su iklim değişikliği konusunda daha etkin eylemler gerçekleştirilmesi konusunda anlaştılar ve 2012 sonrası Kyoto Protokolu dönemi için tedbirler geliştirilmesi için hükümetlere çağrıda bulundular.

Ancak bu olumlu gelişmelerin ve geleneksel önlemlerin iklim değişikliğinin insanoğlu üzerindeki etkilerini ortadan kaldırmak için yeterli olacağını söylemek mümkün değil. Geçtiğimiz yüzyıl içinde küresel üretim yaklaşık 18 kat artarak 66 milyar dolar düzeyine ulaştı. Ortalama yaşam beklentisi ise gelişmiş ülkelerde %50’den fazla arttı. Ancak gerek yukarıda değindiğimiz çevresel değişimler ve bunların sonuçları, gerekse 2,5 milyar insanın günlük 2 dolar ve altı gelirle yaşamaya mahkum olduğu gerçeği geleneksel üretim ve ekonomi anlayışının sonuna gelindiği gösteriyor.

Geleneksel ekonomi anlayışı doğal kaynakların sınırsız ve insanoğlunun fiziksel dünyaya mutlak hakim olabileceği esasına dayanıyordu. 20. yüzyılda insanoğlu, “doğanın atık soğurma yeteneği” ya da “ekinlerde doğal dölleme” veya “iklim regülasyonu” gibi doğanın ekonomiye verdiği “doğrudan hizmetlerin” farkında değildi. Ekonomik aktiviteler ile doğa olayları ilişkisiz farz ediliyordu. Ama bunun böyle olmadığı artık anlaşıldı. Görülüyor ki, insanoğlunun gezegenimiz üzerindeki “ekonomik ayak izi”, dünyanın kaldırabileceğinin ötesine geçmiş durumda. Geleneksel ekonominin sürdürülmesi için ormanlara, yer altı sularına, atmosfere ve diğer doğal kaynaklara aşırı yüklenilmesi ise durumu daha da kötüleştiriyor. İşte bu nedenle ekonomi anlayışında temel değişimlere ve yeniliklere ihtiyaç var.

Sanayileşme çağında fabrikalar, makinalar ve finans zenginlik için sermaye yaratma sürecinde toprağın yerini almıştı. Günümüzde yok olan tarım, hayvancılık ve av alanları ise artık “doğal sermaye”yi de hesaba katmamız gerektiğini gösteriyor. Geleneksel anlayışta “büyüme” ekonominin temel amacıydı. Ama artık büyümenin (daha fazla) her zaman gelişme (daha iyi) olmadığı anlaşıldı. Geleneksel ekonomi anlayışı, pazarların düzenleyici ekonomik araç olarak devlet harcamalarından ve politikalarından daha üstün olduğunu varsayıyor. Uzmanlar pazar ekonomisi, kaynakların farklı ürünler ve üretim yöntemleri üzerinde verimli dağıtımını sağlasa da “verim”in, tanımı gereği eşitsizlik demek olduğunun unutulmaması gerektiğini ifade ediyorlar. Ayrıca pazar ekonomilerinin toplumun ortak çıkarı için ne yaptığı yeşil alan ya da toplu taşımacılık gibi konular üzerinden tartışılıyor. Kaynakların en yüksek getiriyi sağlayan alanda kullanılması yaklaşımı zenginin daha fazla tüketime, fakiri ise ne bulursa onunla yetinmeye zorluyor. Bu nedenle %40’ı büyük bir yoksulluk içinde kıvranan dünyada barışın ve ekonomik işbirliğinin sürdürülebilmesi için yeni yaklaşımların gerekliliği tartışılıyor. Ve son olarak insan ilk ekonomistlerin “ekonomik adam” tezinden uzaklaşıyor, Adam Smith’in bireysel çıkar için yapılan hareketlerin kollektif çıktıyı artıracağı yaklaşımı geçerliliğini kaybediyor. Bunun nedeni insanoğlunun evriminde çok önemli bir rol oynayan “iletişimin” geldiği nokta. İnsan bireysel çıkar kadar bir topluluğa ait olma motivasyonu ile hareket eden bir varlık ve teknolojik gelişme ile birlikte hızla artan toplumlararası iletişim, insanı bir ekonomik aktör olarak yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.

Geçtiğimiz yüzyıl içinde geleneksel ekonomik anlayış onlarca ülkenin büyük ölçüde zenginleşmesini sağladı. Bu zenginleşme karşılıksız olmadı. Çevresel ve sosyal etkiler de dikkate alındığında bilanço dengesizleşti, borç yükü arttı, ekonomik kararsızlık riski büyüdü. Bu bağlamda, iklim değişikliği, ekosistemdeki bozulma ve gelir dağılımındaki eşitsizlik en önemli üç problem olarak karşımıza çıkmış durumda.

Bağımsız bir çalışma, sera gazının etkilerinden korunmak için gayrisafi üretimin %1’ini diğer bir ifadeyle yılda yaklaşık 650 milyar dolar harcanması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu miktar göz korkutsa da hiçbir şey yapmamanın maliyetinin gayrisafi üretimin %5’i ila %20’si arasında olacağı tahmin ediliyor.

Son elli yılda ekosistem bozulması hızla arttı. Türlerin yok olma hızının, doğal sürece oranla 50 ila 500 kat arttığı ifade ediliyor. 2001 yılındaki bir çalışmada 39 ülkenin doğal zenginliklerini %5, 10 ülkenin ise %25 ila %60 oranında kaybettikleri görüldü. Bu iyimser bir veriydi; çünkü avlanma alanlarındaki yok olmayı, atmosferik kirlenmeyi, tatlı su kaynaklarındaki azalmayı ve ticari olmayan orman bölgelerindeki kayıpları dikkate almamıştı. Ekosistemler tarafından sağlanan doğal hizmetlerin dünyadaki toplam ekonomik çıktıya eşit bir değere sahip olduğu 10 yıl önceki bir çalışmada ifade edilmişti. Buna rağmen kayıpların önüne geçilmesi için çok fazla çalışma yapılmadığı gözleniyor. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi ekosistemler tarafından sağlanan doğal hizmetlerin ekonomiye sağladığı doğrudan ya da dolaylı faydaları somut olarak sayısallaştıracak bir ölçme ve hesaplama sisteminin olmayışı. İkincisi ise oluşan maliyetin, kayba neden olan birey ve şirketlerden çok toplumun bütününe yüklenmesi. Başka bir ifadeyle ekosistemlerdeki yok oluşun önüne geçilmesiyle sağlanacak faydadan yararlanacak kesimin bu bireyler ve şirketler değil, toplum olması.

Geçtiğimiz yüzyıldaki ekonomik faaliyetlerin yarattığı zenginliğin -teorik olarak- aşırı yoksulluk problemini ortadan kaldırmış olması gerekiyordu. Genel ve ortalama rakamlarla bakıldığında yüzyıl içinde küresel ekonomik çıktı 18 kat, bireysel gelir ise kişi başına 5 kat artmıştı. Ancak günümüzde dünya nüfusunun %40’ı günlük 2 doların altında kişi başı gelire sahip; sekiz kişiden biri kronik açlık çekiyor. Birleşmiş Milletler tarafından 2006 yılında yapılan bir araştırmaya göre dünyanın en zengin 500 kişisinin toplam geliri dünyanın en fakir 416 milyon (açık rakamla 416.000.000) kişisinin toplam gelirine eşit. Aslında zenginliğin daha gerçekçi ölçümü sahip olunan net varlıklar. Yapılan bir çalışmaya göre dünyada erişkinlerin %2’si dünyadaki toplam hane halkı varlıklarının (menkul ve gayrimenkul yatırımlarından borçlar düşüldükten sonra kalan kısım) %50’sine sahipler. En fakir %50’nin kontrolundaki kısım ise yalnızca toplamın %1’i. Dünya Bankası’na göre eşitsizlik gelişme ihtimalini ortadan kaldırıyor. Çünkü geleneksel sistemde kaynaklar (örneğin kredi kaynakları) ekonomik açıdan daha üretken olabilecek olana değil, daha zengin ve ekonomik sisteme daha yakın olana doğru yönleniyor. Bireysel bazda bu durumun yarattığı fark çok önemli görülmese de küresel ölçekte, toplam farka bakıldığında ciddi bir kaybın oluştuğu gözleniyor.

Ne yapılabilir?

Uzmanlar 7 alanda ekonomide kavramsal reform öneriyorlar:

1) Ekonomik ölçeğin ayarlanması: Ekonomik ölçek onun fiziksel boyutu ile ilgilidir. Fiziksel boyutu ise ekonomiye ev sahipliği yapan ekosistem ile orantılı olmak zorundadır. Diğer bir deyişle ekonominin boyutu ev sahibinin kaldırabileceğinden büyük olamaz. Küresel ekonomi, hammade ve enerji kaynakları ile su, hava temizleme, toprak doğurganlığı, atık soğurma gibi hizmetleri nedeniyle doğaya bağımlıdır. Ekonominin belirli bir boyuta ulaştıktan sonra daha fazla büyümesi hem kendine hem de onu çevreleyen sisteme zarar verir. Bu nedenle “ekonomik büyümenin önünde bir sınır olmalıdır”. Nitekim son zamanlarda hammadde kullanımında ve atık üretiminde “sıfır” düzeyinin hedeflenmesi firmaların temel yaklaşımı olmaya başladı: Örneğin karlılık için atık yok etme maliyetinden kurtulma, yani atık üretmeyen süreçlere yönelme ciddi bir üretim stratejisi olarak benimseniyor.

2) Büyüme yerine gelişme: Uzun yıllar “ne için ekonomi?” sorusunun cevabı “daha fazla mal ve hizmet üretmek için” olmuştur. Bunun çürük bir sav olduğu ortaya çıktı. Büyüme yerine ve insanın refahını ön plana çıkaran “gelişme” kavramına bir süredir daha fazla önem veriliyor. Fakirler için refah düzeyinin iyileşmesi -büyümeyi içersin ya da içermesin- günümüzde çok önemli bir küresel mesele haline gelmiş durumda. Yalnız fakirler için değil; çalışmalar gelişmiş ülkelerde zenginliğin her zaman mutluluk demek olmadığını ortaya koyuyor. Toplumsal fayda açısından bakıldığında, halkı daha fazla mutlu etmeyen bir ekonomik büyümenin kendi kendine zarar verip vermeyeceği tartışılıyor. Bu nedenle zengin toplumlarda sağlıklı beslenme, sağlıklı yaşam için egzersiz, daha az çalışma saatleri gibi toplumsal kampanyaların başlatıldığı görülüyor. Bu kampanyalar şirketler tarafından çalışanlarına doğru yaygınlaştırılıyor. Refahın gayrisafi yurtiçi hasıla ile kabaca ifadesi yerine, ülkenin çevre ve kültürel zenginlikleri korunarak fakirliğin azaltılması ya da eğitim düzeyinin artırılması hedefleri ile ifadesi tercih ediliyor. Himalayalar’da küçük bir krallık olan ve Geçtiğimiz günlerde kralın kendi tavsiyesi ile demokrasiye geçme yönünde halkoylaması yapan Butan’da “gayrisafi yurtiçi hasıla” yerine kullanılmaya başlanan yeni ölçüt her şeyi çok güzel ifade ediyor: “gayrisafi yurtiçi mutluluk”.

3) Fiyatların ekolojik gerçeği yansıtması: Reformcu ekonomistler gelenekçi meslektaşlarından “fiyatları doğru belirle” ilkesini ödünç aldılar ve bunu sürdürülebilir ekonomileri yaratma çabalarına uyguladılar. Özü şu: Çevresel maliyetler fiyatlandırılmalı. Örneğin benzin ve elektriğin fiyatı, üretimde ortaya çıkan sera gazlarının neden olduğu çevre kirliliği maliyetlerini içermiyor. Ancak bu maliyetler yok olmuyor, insanoğluna -örneğin-küresel ısınma kaynaklı tahıl rekoltesi azalması olarak geri dönüyor. İnsanoğlu hem her yere kendi arabasıyla gitmeyi ve benzinin ucuz olmasını istiyor, hem de artan gıda fiyatlarından şikayet ediyor. Bu sürdürülebilir bir durum değil. Bunun farkında olan gelişmiş ülkeler geleneksel yaklaşımları bir kenara bırakıp ilginç yöntemleri hayata geçirmeye başladılar. Örneğin enerji vergilerini artırıp, iş gücü kullanımı ile ilgili vergileri azaltmak; enerji santrallarına nitrojen oksit salım oranları kadar ek ödeme yükümlülüğü getirmek; şehir içlerinde özel araç kullanımından toplum taşıma araçlarının kullanımına geçişi teşvik edecek “yeşil vergiler” getirmek bunlardan bazıları.

4) Doğanın katkısının hesaba katılması: Doğanın hammadde kaynağı olarak küresel ekonomiye katkısı trilyonlarca dolar. Üretimde bu bir maliyet unsuru olarak dikkate alınırken, doğanın sağladığı birçok hizmet hesaba katılmıyor. Hava ve su arıtma, kuraklığın ve sel baskınlarının engellenmesi, toprak üretimi ve toprak üretkenliğinin yenilenmesi, atık soğurma, tozlaşma ile dölleme, tohumlama, beslenme zinciri ve hareketi, haşere kontrolu, biyoçeşitliliğin idamesi, erozyon koruma, güneşten gelen zararlı mor ötesi ışınlara karşı koruma, kısmi iklim dengeleme ve aşırı hava değişimlerinin engellenmesi gibi, doğa tarafından “ücretsiz” sunulan hizmetlerin, daha doğrusu bu hizmetleri alamayacak duruma gelmemizin bir maliyeti olduğunu artık bilmemiz gerekiyor. Bir çalışmaya göre ABD’de arıların tozlanma yoluyla bitki döllenmesine yaptıkları katkının ekonomik değeri yaklaşık 19 milyar dolar. Dünyada haşere ile mücadeleye 30-40 milyar dolar harcanıyor ve türler arası düşmanlık nedeni ile gerçekleşen doğal yok etme olmasa bu rakamın çok artacağı biliniyor. Bazı ülkelerde yenilikçi uygulamalar bu bilincin ne kadar arttığının bir göstergesi. Örneğin Kosta Rika’da biyoçeşitliliği koruyan çitçilere bir ödeme yapılıyor. Bu ödemenin kaynağı benzinden alınan vergi ve sanayiye satılan çevre kredisi. Meksika’da su kullanıcılarından toplanan paralar, akarsu kaynaklarına yakın bölgelerdeki su havzalarının, dolayısıyla su kalitesinin korunması için harcanıyor. Avusturalya’da toprak sahipleri biyo-çeşitliliğin korunması ve diğer çevresel faydalar için hükümetin yapacağı ödemeler için rekabet ederek teklif verebiliyorlar.

5) Önceden tedbir alma ilkesi: Bu ilke, “eğer bazı aktiviteler sonucunda insan sağlığına ve çevreye geri dönülmez etkilerin oluşacağı tahmin ediliyorsa, bunlara ilişkin sebep-sonuç ilişkisi bilimsel olarak ortaya konmadan da tedbir alınabilir” diyor. Geleneksel risk analisti “ne kadar zarara izin var?” diye sorar. Önceden tedbir yaklaşımını benimseyen analist ise “en az zarar için ne yapılmalı?” der. Bu ilke, günümüz ekonomisini çok karmaşık, küresel olarak entegre olmuş, çok büyük teknolojileri hızla devre alabilecek, bu nedenle azaltılamayacak düzeyde potansiyel olarak tehlikeli belirsizlik yaratacak bir gerçek olarak algılar ve bu nedenle yenilikçiliği boğan bir yaklaşım olarak eleştirilir. Buna karşılık yeni bir ürün ya da teknolojinin geri dönülmez sonuçlara yol açacak potansiyel bir tehlike içerip içermediği bazı ipuçlarından anlaşılabilir ve böyle bir potansiyel görüldüğünde daha deri araştırma yapılabilir. Günümüzde bu yaklaşım AB ve ABD’nin bazı eyaletlerinde resmi politika olarak benimsenmiştir.

6) Ortak kaynakların ortaklaşa yönetimi: Doğal kaynakların yönetim yaklaşımı zaman içinde evrim geçirmiş ve özel mülkiyetin (özelleştirmenin) tek çalışan yöntem olduğu, bunun olmadığı durumda hükümet kontrolunun gerekli olduğu görüşü baskın hale gelmiştir. Ancak bu görüşün mutlak doğru olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Çünkü atmosferin paylaşımı örneğinden de anlaşılacağı üzere bazı kaynakları özelleştirmek mümkün değildir. Ayrıca özelleştirmenin yanlış yönetim ve yolsuzluk için tam çözüm olmadığı da -ABD Enron örneğindeki görüldüğü gibi- açıktır. Hükümet kontrolunun ise çalışan kimi örneklere rağmen özel yönetim ya da kullanıcı grubu tarafından desteklenen yönetim uygulamalarına göre bir üstünlüğü görülmemektedir. En büyük zorluk herkesin kullanımına açık olan ancak bir kısım kullanıcı tarafından istismar edilen kaynakların yönetiminde ortaya çıkmaktadır. En uç örnek olan atmosferden herkes yararlanmakta ancak isteyen bu kaynağı sera gazları salımı ile kirletebilmektedir. Kamuya açık kaynakların yönetimi için özelleştirme ve devlet kontrolu dışında gözden kaçan diğer bir yöntem, bu kaynakların kullanım haklarını kaynaktan fayda sağlayan ve kaynağın üye olmayanlar tarafından kullanımını engelleyecek bir gruba bırakmaktır. İspanya, İsviçre, Japonya ve Filipinlerde sulama işleri, orman ve otlak kullanımı gibi alanlarda bu uygulamanın örnekleri mevcuttur. AB, atmosferin karbon emilim kapasitesinin kullanılmasının bir bedeli -karbon salımının azaltılmasını sağlayacak kadar büyük bir bedeli- olması gerektiğini düşünmektedir. Ortak kaynakların ortaklaşa yönetimi yaklaşımının atmosfer, okyanuslar ve büyük ormanların yönetiminde özelleştirme ve hükümet kontroluna göre daha iyi bir alternatif olacağı iddia edilmektedir. Bu iddiaya göre ortak kaynakların kullanımı karşılığında ödenecek ücret kaynakların idamesi için kullanılacak, artan kısım ise kaynağın sahiplerine (vatandaşlara) eşit olarak geri ödenecek, böylece kaynağın korunması için bir çıkar döngüsü tesis edilmiş olacaktır.

7) Kadına değer vermek: Dünya genelinde fakir halkın büyük bir bölümünü kadınların oluşturduğu, kadınların büyük bir bölümünün de fakir olduğu görülüyor. Kadına karşı ayrımcılık sosyal yaşamın her alanında görülüyor. Eşit işte kadına daha az ücret ödenmesi, toprak sahipliğinde veya krediye erişim olanaklarında çok gerilerde olması gibi örnekleri artırmak mümkün. Kadınlar gelişmekte olan ülkelerde gıda üretiminin %60 ila %80’lik bir kısmını gerçekleştirirken toprağın %15’inden daha az bir kısmını elinde tutuyor. Bunun ötesinde kadının ev ve çocuk bakımı gibi konular hesaba katıldığında ücretlendirmeyen emeğinin ekonomiye katkısı çok yüksek düzeyde. Kanada hükümetinin bir çalışmasında bu katkının gayrisafi yurtiçi hasılalarının %31 ila %41’i arasında olduğunu tahmin ediliyor. Gelişmiş ülkelerde kadının ücretlendirilmeyen emeğinin politika oluşturmada nasıl hesaba katılması gerektiği tartışılıyor.

Bazı analistler, sürdürülebilir ekonomilerin yolunu açacak yeniliklerin, sanayi devriminden sonraki altıncı büyük yenilik dalgası olacağını ifade ediyorlar. İlk buhar makinasının icadından, beşinci biyoteknoloji ve enformasyon ağları dalgasına kadar tüm yenilik akımları, doğal sermayenin insan yapımı sermayeye dönüştürülmesi hızının artırılmasını sağladı. Altıncı dalga ise doğal zenginliklerin verimli, akılcı ve eşit olarak kullanımını sağlayacak yenilikleri içeriyor. Yeni dalga yalnız teknolojik yenilikten değil, sosyal ve kurumsal yeniliklerden de yararlanacağından, bu süreçte tüketicilere, resmi olmayan kuruluşlara, iş dünyasına ve hükümetlere liderlik rolü düşüyor. Örneğin tüketiciler alım güçlerini kullanarak çevreye daha az zarar veren ürünlerin geliştirilmesini zorluyor. Son yıllarda çevre dostu beyaz eşya, düşük sera gazı salımlı otomobil ya da organik gıda satışlarındaki artışlar bu duruma iyi birer örnek.

Tüketicilerin bu çabalarına iş dünyası karşılık verebilir. Bu aynı zamanda karlılıklarında da artış anlamına gelecek. Büyük küresel şirketlerde bazı politika değişiklikleri görülüyor. Örneğin artık kendini bir petrol şirketi olarak değil enerji şirketi olarak ifade eden BP, gelecek 10 yıl içinde alternatif enerji çalışmalarına 8 milyar dolar yatırım yapmaya karar verdi. Bu miktar BP’nin toplam sermaye yatırımları içinde yalnızca %5’lik bir bölüm olsa da gelişme umut verici. Gelişmenin yavaş olacağı kabul ediliyor. Bugün yapılacak sermaye yatırımlarının sonuçları onlarca yıl sonra alınabilecek. Sosyal sorumluluk yatırımları, mikrofinans, risk sermayesinin “temiz teknoloji” sektörüne yönelmesi gibi yaklaşımlar toplumları dönüştürecek ve sürdürülebilirlik değerlerinin gelişmesine yardımcı olacak. Elbette en önemli katkı hükümet politikalarının değiştirilmesi ile sağlanacak. Toplumun ve iş dünyasının katılımı, teknolojik yatırım ve ArGe gibi konular yeni yaklaşımların başarısı için çok önemli, ancak hükümetlerin liderliği olmazsa olmaz bir etmen olarak görülüyor. Örneğin enerji verimliliği konularında araştırmaların desteklenmesi, toplu taşımacılığın desteklenmesi, çeşitli vergilendirme kolaylıkları gibi konularda hükümetlerin ve onları izleyecek olan yerel yönetimlerin yaklaşımları belirleyici olacak. Bu duruma ilişkin farkındalığın küresel ölçekte artmakta olduğu gözleniyor.

Worldwatch Enstitüsü’nün “Dünyanın Durumu 2008” adlı raporu, ülkemizde geleneksel ekonomi anlayışı ile belirlenen politika ve stratejilerin, alınan kararların, konulan uzun vadeli hedeflerin, planlanan eylemlerin ve açıklanan başarı rakamlarının bir kez daha gözden geçirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Bu raporun tamamı http://www.worldwatch.org/stateoftheworld adresinden temin edilebilir.

Aşağıdaki bağlanılardan raporun giriş ve dip notları bölümlerine erişilebilir.

  Kaynak:TEKNOBÜLTEN

www.teknoport.com.tr

 

Güncel
     

 

 

     

 

 

 

     

 

 

 

     

 

 

 

     

 

 

 

 

 

 

 

Yeni Sayfa 1
 Copyright © 2006 - 2011 TurkVet ® - Her Hakkı Saklıdır - All right reserved