Turkvet.Biz
 
Güncel  
YAZILAR / YORUMLAR
   

>Genel

    >Eğitim
   

>Meslek politikaları

   

>Tarım ve Hayvancılık politikaları

    >Hayvan yetiştirme ve ıslah
   

>Gıda güvenliği ve halk sağlığı

   

>Hayvan sağlığı

   

>Hayvan refahı

    >Yaban hayatı
    >Çevre
    >AB Politika ve uygulamaları
    >Dünya Uygulamaları
    >Diğer Yazılar

 

Üniversitenin Hali; Sizce Başlık Ne Olmalı?

Dünyada ilk üniversitenin kurulduğu bir coğrafyada bulunan ülkemizin, yaklaşık 5 bin yıllık bir üniversite geçmişi olmasına rağmen;

- bugün köklü, markalaşmış, dünyada kendini kabul ettirmiş bir tane bile üniversitemizin bulunmaması,

-yine son yıllarda dünyada uluslararası kabul görmüş bazı merkezlerce bir takım kriterlere göre yapılan derecelendirmelerde Türkiye’den 175 üniversiteden ilk 50’lere100’lere giren üniversitemizin olmaması,

-ayrıca üniversitelerimizin bilim, sanayi ve teknolojide yenilikçi ve de girişimci anlayıştan ve çağdaş eğitim-öğretimden uzak olması;

-üniversitede yaklaşık 40 yıllık geçmişi olan, aynı zamanda bugün gelinen noktadan pay sahibi olduğunu düşünerek üzülen, rahatsız olan ve de her şeyden önce sorumluluk duyarak;

-YÖK’le birlikte 1982 yılından itibaren uygulamaya konan 2547 sayılı yasal düzenlemelerle üniversitelerimizde, bir önceki 1750 sayılı yasaya göre tamamen farklı bir akademik yapılanma ve üniversite anlayışı getirilmiştir.

Ancak zaman içinde aksayan, ya da eksik olan YÖK uygulamalarıyla ilgili gerekli revizyonlar, reformlar ve güncellemeler, darbe zihniyetinin ürünü siyasi güç kullanımı adına hiçbir iktidar döneminde yapılmamıştır.

Bu anlayış içerisinde zamanla biriken sorunların yavaş yavaş ortaya çıktığı veya benim görmeye başladığım 1999 yılından itibaren üniversitelerde gerek idari ve gerekse akademik konularda saptadığım, YÖK yapılanmasından rektörlük seçimlerine; akademik yükseltilme ve atama kriterlerinden, akademik yapılanmaya kadar sorunları ve çözüm yollarını her fırsatta yazdım, dile getirdim, konuştum ve çeşitli iletişim ortamlarında paylaştım. Ayrıca bu paylaşımlarımdan seçtiklerimi 2008 yılında “Penceremden Üniversite Gerçekleri ve Ülkem” adlı kitapta bir araya topladım ve yayımladım.

Neticede; dünya markası bir üniversite çıkaramamanın en önemli nedeninin 2547 sayılı yasanın doktora prosedürü ile öğretim üyeliğine yükseltilme ve atama maddelerinden kaynaklandığını; adı geçen ilgili yasa maddelerinin özellikle bilim insanı olma donanımı üzerine ve üniversitelerin yapı taşı bilim, anabilim dallarındaki akademik yapılanma düzenine olumsuz etkilerinin olduğunu, gelinen noktada ileriye yönelik sağlıklı bir gidişin olmadığını, felaketin büyüyerek, önüne geçilmez bir çığ olma tehlikesi gördüğüm için saptadığım sorunları ve çözüm yollarına ait tespitlerimi bir kez daha yazıp paylaşmak istedim.

Bilindiği gibi doktora unvanı YÖK’ten önce o zaman ki ismi kürsüde yapılan araştırmalar ve öğrenci işleri ile deneyimler kazanarak ve tezle pekiştirilerek alınmaktaydı. Fakat YÖK’le birlikte bu unvan bilim, ana bilim dalında (kürsü) ne olup bittiğinden bihaber, yapılan araştırmalardan ve öğrencilerden uzak sadece kendisine ait belirli bir takvimde belirli kredi ve tezini bitirerek kazanılmaktadır.

Bu durum ise doktoranın genel prensibi olan ilgili alanda felsefe yapabilmenin esaslarından uzaklaşmış bir halde akademisyenliğe ilk adım atılmaktadır.

Buna bir de doktoradan sonra her akademik kademe ilerlemesinde (yardımcı doçent, doçent, profesör), bilimselliğin takvimle birlikte yayın sayısı olarak rakamsal değerlendirmelerle ve yayında araştırmacı sıralamasına göre toplanan komik, anlamsız puanlama(!) sistemi ile yükseltilme ve atamaların yapıldığı eklenirse ortaya, uluslararası sıralamalarda 400-500 lerde yer alan, ülkemiz ve dünyada yenilikçilik ve girişimcilikte hiç denecek kadar az rol oynayan üniversitelerimiz çıkmaktadır.

Öyle ki; öğretim üyeliğine atama ve yükseltilmeler sadece puan toplama adına 2’li, 3’lü, 4’lü hatta 10’lu ve daha fazla sayıda çalışmacının (biri Edirne’den diğeri Kars’tan olabilmekte) bir araya gelerek, çoğu tartışmalı kategorize dergilerde yayınlanan çalışmalarla yapılmaktadır. Ölçme ve değerlendirme için çalışmanın içerik kalitesi, özgünlüğü, ülkeye ve bilime katkısı dikkate alınmamaktadır.

Bu yüzden puan (!) değeri aynı, ancak hem süresi uzun hem de zahmetli olan TÜBİTAK, DPT, SAN-TEZ, AB veya benzeri yurt içi, yurt dışı projeden üretilmiş özgün, ülkeye ve bilime katkısı olabilecek çalışmalar düşünülmemektedir.

Nasıl olsa hedeflenen yükseltilme ve atamalar toplanan puana göre yapılmaktadır. Bu yüzden üniversitelerimizde yukarıda sözü edilen kurumlardan alınmış bir projede yürütücülük yapmamış ve akademisyen olarak en üst unvanı almış (Profesör) birçok öğretim üyesi bulunmaktadır.

Oysa; ölçme ve değerlendirmede kapsamlı proje yürütücülüğü yapmak, bir öğretim üyesinin bilim insanı donanımında ilk sırada gelen ölçütlerinden biri olarak aranmalı ve istenmelidir (YÖK’ten önce doçentlikte Habiltasyon tezi gibi). Çünkü üzerinde en ince ayrıntısına kadar çok düşünülmüş büyük projelerle kişi hem çalıştığı bilim alanıyla hemhal olur (bütünleşir) ve hem de çalıştığı bilim alanında kendini bilir, kendini tanır ve kendini bulur (İlim, ilim bilmektir; İlim, kendin bilmektir…).

Üniversitelerimizde bilim insanın eksik donanımı dışında bir diğer önemli sorun; üniversitelerin yapı taşı, temeli olan bilim ve anabilim dallarında atamaların norm kadro veya ihtiyaç dikkate alınmadan yine takvim ve puana göre gerçekleştirilmesidir. Bunun sonucunda bugün bir çok fakültede akademik yapılanmada en üstte en az olması gereken kadro temsilcilerinin (profesör,) diğerlerine (yardımcı doçent, özellikle doçent) göre sayıları hızla artmıştır.

Bazı eski kuruluş tarihli fakültelerde çoğu bilim ve anabilim dalında profesör sayısı doçent, yardımcı doçent sayılarının 5-6 katı olmuştur. Hatta bazıları sadece profesörlerden (ve araştırma görevlisinden) oluşmaktadır.

Bütün bunlar bilim ve anabilim dallarında araştırma ve yayın anlayışını olumsuz etkilemiş, ayrıca sevk ve idarede yönetim zaafı da getirmiştir. Genellikle bu ve benzeri sorunları engellemek için yönetimde tepeden tabana yayılan piramit modeli geliştirilmiştir. Ancak bugün eski fakültelerde piramit yapılanma modeli tersine dönmüştür.

Hepimizin bildiği gibi; fizik kurallarına göre ters dönen piramit sivri ucu üzerinde duramayacağından yana devrilmesi de söz konusu olacaktır. Devrilen piramitle birlikte ise en üstündekilerin (Profesör) de yana (gelip) yatmaları kaçınılmazdır.Bu durumda sağlıklı bir eğitim-öğretimden ve araştırma, yayın üretmekten bahsetmek, fizik ve biyokimya kurallarına göre mümkün değildir.

İşte!30 yıllık YÖK uygulamalarında; üniversitelerimizdeki yükseltilme ve atamalara bağlı sorunlar, maalesef bugün de halen devam etmektedir.

Son yıllarda sorunlar buz dağının görünen yüzü olarak eski köklü üniversitelerde ortaya çıkmış ve özellikle akademik yapılanmada piramit, geometride şekli tarif edilemeyen bir görünüme bürünmüştür. Bu durum 2013 itibarı ile genç kadrolu (Yard. Doç., Doç) çok sayıda yeni açılmış üniversiteler olmasına rağmen, YÖK sayfasında Türkiye’de tüm üniversitelerde öğretim elemanlarının unvanlara göre dağılımında açıkça görülmektedir (profesör sayısı yaklaşık 20 bin, doçent sayısı yaklaşık 10 bin, yardımcı doçent sayısı yaklaşık 30 bin, araştırma görevlisi sayısı yaklaşık 40 bin).

Öyle ki yukarıda ifade edildiği gibi bugün eski üniversitelerimizin fakültelerinin birçok anabilim dalı yalnız profesörlerden oluşmakta; bazı anabilim dallarında profesör sayısı doçent, yardımcı doçent ve araştırma görevlisi sayısının 2, 3, 4 ve daha fazla katı olabilmektedir.

Haliyle; böyle profesörü bol bir akademik donanım ve yapılanmanın olduğu üniversitelerimizin eğitim-öğretimin en üst düzeyde, kaliteli, ülkeye ve bilime katkı sağlayan bilimsel çalışma ve yayınların çok sayıda, bilim, sanayi ve teknolojide yenilikçilik ve girişimcilik öncülüğünün yapıldığı yerler olması gerekmektedir. Ama ne gezer! Bu tür özelliklerin kriter olarak değerlendirildiği uluslararası sıralamalarda üniversitelerimizden hiç biri bu güne kadar ilk 50’ye, ilk 100’e girememektedir.

Korkarım!

İlerleyen dönemde bu yükseltilme ve atamalarla; eskisiyle yenisiyle tüm üniversitelerimiz aynı felakete sürüklenecek, daha da ilginci yaklaşık 10 yıl sonra YÖK sayfasında bildirilen akademik dağılımın profesör sayısı yaklaşık 2 kat artacak, buna karşılık doçent ve yardımcı doçent sayıları o oranda azalarak; akademik yapılanmada piramit, Profesörler ve araştırma görevlileri olarak kum saati formunu alacaktır.

Evet! eski köklü üniversitelerimiz fakültelerinde YÖK’le birlikte 30 yıl sonra bugün birçok bilim ve anabilim dalı yapılanmasında kum saati modelini yaşamaya başlamış olup, tablo oldukça vahim bir hal arz etmektedir.

Mensubu olduğum Ankara Üniversitesi örneğinde 2011 yılı rakamlarına göre; öğretim elemanlarının dağılımının; her yıl artan sayıda profesör (1179), her yıl hızla azalan sayıda doçent (280), yine nispeten daha az sayıda azalan yardımcı doçent (305) ve en tehlikelisi de yine her yıl azalan sayıda 1060 araştırma görevlisi (YÖK yasası ile birlikte zamanında çok sayıda araştırma görevlisi kadrosu öğretim üyesi kadrosu ile değiştirilmişti) olduğu görülür.

Yani profesör sayısı doçent ve yardımcı doçent sayılarının yaklaşık 4 katıdır. Bu birikimin aynı yıl bilimsel yayına dönüşümüne bakıldığında ise 1134 olup, kişi başına 0,66 yayın düşmektedir.

Yine son dönemde (Eylül 2013) TÜBİTAK’a 40 civarında başvuru olmuş; kişi başına 40/1800= 0.02 proje verilmiş, kabul edilen proje sayısı ise 18 olup kişi başına 18/1800= 0.01proje kabul edilmiştir!!!...

Ankara Üniversitesi bu performansıyla uluslararası sıralamalarda 400’den sonra gelmekte, son yıllarda 500’e yaklaşmaktadır.

Maalesef! Yurt içinde de 2013 TÜBİTAK ulusal yenilikçilik ve girişimcilik endeksi sıralamasında 50 ve üzeri öğretim üyeli 135 üniversite arasında 26’ıncı sırada yer almaktadır. Demek ki! Fazla profesör sayısı ile kaliteli performans olmuyormuş.

Ankara üniversitesi böyle de diğerleri farklı mı; ODTÜ, Bogaziçi, Bilkent gibi birkaçı dışında hemen hemen diğerleri de benzer, hatta büyük çoğunluğu daha da kötü durumda…

Korkarım! bu anlayışla gidilirse kısa süre sonra tüm üniversitelerimizde yapılanma ve performans sorunu ortaya çıkacaktır.

Bu noktada tabloya bütün olarak bakıldığında sorunun en fazla sayıda ve en üstte bulunan öğretim üyelerinden, yani profesörlerden kaynaklandığı açıkça görülmektedir. Bu yüzden üniversitelerde profesörlerin aktive edilmesi gerekmektedir. Bunun için elbette yasal düzenlemeler, yönetmelik ya da ilke olarak yenilemeler gerekebilir. 

Üniversitelerimizin kurtuluşunda profesörlerin aktivasyonu ve performanslarını arttırmak için tavsiye niteliğinde düzenleme ve yenilemeler;

-Her yıl performanslar öğretim üyesi bazında tüm üniversite ortamında paylaşılmalı,

-kıdemli profesörlük en az 1 TÜBİTAK; DPT; SAN-TEZ ya da AB veya benzeri uluslararası projelerde yürütücülük yaparak, projeyi sonuçlandırdıktan sonra SCİ ya da taranan bir dergide proje ile ilgili en az 1 makale yayımlanarak kazanılmalı,

-Kıdemli profesörlerin süresi her 5 yılda yine aynı şekilde kurumlar tarafından desteklenen en az 1 proje yürütücülüğü yaparak ve projeyi sonuçlandırdıktan sonra SCİ, SCHİ ya da taranan bir dergide proje ile ilgili makale yayımlanarak uzatılmalı,

-profesörler arasında her yıl ödüllü bilimsel yarışmalar yapılmalı, faydalı model ve patentli proje ürünleri teşvik edilmeli,

-Akademik yapılanma ile ilgili olarak ise vakit kaybetmeden norm kadro esaslı kadrolaşmanın yolları aranmalı.

Ancak bu tür düzenlemeleri, düzeltmeleri yapmakla yetkili tüm mercilerde görev alanların tamamına yakını da profesör olup, bu gidişe dur diyebilirler mi?, bunun için ne derecede istekli olurlar?, sonuçta çalışma var, zorluklar var, iktidar gücü kullanımı var. Ama belki de herkesin daha hızlı bir takvim ve daha az bir puanla profesör yapılması çözümsüzlük noktasında çözüm olur(!) (Nasrettin Hoca’nın Fil Hikayesi).

Yazının başlığına gelince; sizce hangisi olmalı a- Yatan Profesör b- Yatan Piramit c- Üniversite mi? d-Kum Saati e- Sizce… 

Saygılarımla…25.09.2013

 Zafer KARAER

NOT: Sayıları fazla olmasa da ulusal ve uluslararası başarılı çalışmalara imza atmış profesörlerimiz de vardır. Onları bu yazının dışında tutuyor ve tenzih ediyorum.

Güncel
 

 

 

 

Yeni Sayfa 1
 Copyright © 2006 - 2011 TurkVet ® - Her Hakkı Saklıdır - All right reserved