Turkvet.Biz
 
Güncel  
YAZILAR / YORUMLAR
   

>Genel

    >Eğitim
   

>Meslek politikaları

   

>Tarım ve Hayvancılık politikaları

    >Hayvan yetiştirme ve ıslah
   

>Gıda güvenliği ve halk sağlığı

   

>Hayvan sağlığı

   

>Hayvan refahı

    >Yaban hayatı
    >Çevre
    >AB Politika ve uygulamaları
    >Dünya Uygulamaları
    >Diğer Yazılar

 

Çoğalan azalmışlığımız

 Celal İZCİ

 Aslında acı bir yalnızlık yaşadığımız.Gittikçe büyüyen ve derinleşen bir boşluktayız hepimiz.

Toplum ve fertler olarak telaşlı, korkak ve köşeye sıkışmışcasına yaşıyoruz.

Hayatımıza hakim olan ölçüsüzlük, değerler dünyamızı alt üst etmiş.

Serhat Hoca şimdi nerede ne yapar bilmiyorum. Yılda birkaç kez bir araya geldiğimizde gelmişten geçmişten hasbıhal anında öyle laflar ederdi ki; Necip Fazıl’ın deyimiyle ‘bir zehirli kıymık gibi’ ense kökümüze saplanır, ‘beyin zarında bir sülük’ ya da ‘sıcak yaradan kezzap’ gibi yakıcı ve kalıcı fikirler filizlenirdi. Hocaya ilişkin derkenarları hatırlamak ve dostlarla paylaşmak istediğimde; anladım ki gittikçe çoğalan, belirginleşen ve büyüyen bir azalmışlık yaşıyoruz.

Sanatta, edebiyatta, musikide azalmışlığımız en belirgini belki.Çoğalan azalmışlığımız değerlerimizi yok ederken sevgilerimiz, hasretlerimiz kuruyor. Kaç şarkı kaldı zevkle dinlediğimiz?

Kaç kişi ezberden şiir okuyabilir, üç beş popüler şairden başka şair ismi sayabilir?

Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı.

Bırakınız bunlardaki sevgiyi, romantizmi normal insani duygularımızı bile kaybeder olduk. Hemen her sahada tespit edebileceğimiz çok sayıdaki azalmışlığımızın zenginliğini yaşıyoruz. Her geçen gün biraz daha azalıyor, her geçen yıl biraz daha ufalıyoruz.

İçi dolu, köşeli hiçbir şeyimiz kalmıyor.

Sanatta, edebiyatta, musikide azaldık da; ilimde, fikirde, teoride, aksiyonda çoğaldık mı?

Taklitçilik, tehircilik, ihmalcilik, sevgisizlik, amaçsızlık, ilkesizlik, seviyesizlik her konudaki azalmışlığımızın tezahürleri değil mi?

Aydınımız, ilmimiz tercüme; fikrimiz, irfanımız, tavrımız tercüme.

Politikadan sanata, fizikten metafiziğe, ilahiyata kadar tercüme batağına batmışız.

Aslında acı bir yalnızlık yaşadığımız. Gittikçe büyüyen ve derinleşen bir boşluktayız hepimiz.

Toplum ve fertler olarak telaşlı, korkak ve köşeye sıkışmışcasına yaşıyoruz.

Hayatımıza hakim olan ölçüsüzlük, değerler dünyamızı alt üst etmiş.

Birimiz için fedakarlık olan şey, bir başkası için enayilik olabiliyor.

Hayat tarzı olarak günübirlik, el yordamcı ve ayaküstüyüz.

Ne köklü bir düşünceye ne de oturmuş bir inanç sistemine sahibiz.

Ne sıralanmış bir ilkemiz var ne de bizi peşinden sürükleyen bir idealimiz.

İçimizde fırtınalar koparan sevgi, coşkunluk yaratan önsezi, sonsuzluk yaratan fikir ve öngörüden yoksunuz.

Kim nasıl becerdi bilinmez ama boşalttılar içimizi.

Hiçbir şey böyle sığ, böyle ayaküstü değildi.

Bırakınız toplumsalımızı kendi özelimiz ile ilgili kaybettiğimiz iyi,doğru ve güzelliklerimizi hayıflanarak anamıyoruz.

Toplum olarak, tek tek bireyler olarak hangi geçmişin sahibiyiz, hangi geleceğe gidiyoruz bilmiyoruz.

Şu anda ne yapıyoruz, asıl önemlisi ne yapmak istiyoruz belli değil.

Kuru bir yaprak gibi savruluyoruz.

Halbuki uzun, köklü ve soylu bir geçmişten geldiğimiz harcıalem bir bilgi.

Ancak bu günkü varlığımızın ve duruşumuzun anlamı ve amacı o kadar manidar değil.

Bu kendimizle yüz yüze gelemeyişimiz, cevabından korktuğumuz soruları soramayışımız,

bu silik, sünepe bu hımbıl ve kişiliksiz duruşumuzdur ki; bizimle hesabı olan birilerinin iştahını kabartmakta, hayallerini beslemekte.

Oysa ne umutlarımız, ne ihtiraslarımız, ne planlarımız, ne tutkularımız vardı bir zamanlar.

Kabımıza sığmaz, külhani ikindilerimizde hazan sarartırdık.

Sokaklara sığmaz şehirlerden taşardık.

Erişilmez, gidilmez iklimlerin yağmurlarında yıkadığımız sevdalarımız vardı. Zemheri dudağına emanet ettiğimiz delikanlılığımızda bitmezdi umutlarımız;

her şeye rağmen çoğalır büngül büngül akardı nihavent yalnızlığımıza.

Bir zamanlar, tek tek hepimiz bir şeydik.

İdrakimizce sosyal, toplumsal, siyasal ve tarihi görevlerimiz vardı.

Kendimizce sevilmiştik, zaman seçilmiş olduğumuzu fısıldamıştı kulaklarımıza.

Her günümüz her saatimiz öylesinedolu öylesine meşguldük ki; kendimize ait bir şeyimiz yoktu.

Hatalarımız, yanlışlıklarımız, zaaflarımız, günahlarımız, suçlarımız vardı şüphesiz.

Belki farkına varmadan yaşadık hayatımızı ve bazı şeyler kaybettik; ama tek tek çok şey öğrendik, çok şey kazandık.

Hepimiz kendimizi kendimiz dışında her şeyden sorumlu sayardık.

Birbirimize kendimizden de sorumlu olduğumuzu; bir gün kendimizle baş başa kalacağımızı söyleyemedik.

Birileri kendimiz için de bir şeyler yapmamız gerektiğini öğretebilseydi, bugün her şey çok daha farklı olabilirdi.

Ancak bugün etrafımıza baktıkça, amaçsız, içi boş, heyecansız, günübirlik duyarsızlıklarla örülü duvarlara çarptıkça, yaşanan sıradanlıkları, serserilikleri ve zevksiz, derinliksiz bencillikleri gördükçe, geçmişe özlem duymamak elden gelmiyor.

Bozdular bizi. Dilimizi, inancımızı, fikrimizi, ufkumuzu çaldılar. Hedefsiz kaldık.

Toplum olarak, gruplar olarak, fertler olarak neyin peşindeyiz bilmiyoruz.

Neyi nerede, ne zaman ve nasıl yapacağımız sorusundan korkar olduk.

Fukaralaşan bir zaman ve zeminde tutunmaya, ayakta kalmaya çalışıyoruz.

Taklit etme alışkanlığımız, hafife alır yanımızı ele veren tehirciliğimiz ve ihmalciliğimiz, inançsız sevgisizliğimiz arabeskli ğimizin tezahürleri değil mi?

Nedir ortak hassasiyetimiz? Nedir milyonlarca bölünmüşlüğümüzün ortak paydası?

Her yanımızı yığınlarca gerçeğin üzerine inşa edilen; harabeler diyarının gönüllü baykuşları sarmış. Ufkumuzu çalanlar, heyecanlarımızı, tutkularımızı, inançlarımızı, sevdalarımızı, şarkılarımızı yok edenler; bugün bizimle aynı özlemleri, aynı azalmışlığı yaşadıklarının farkındalar mı acaba?

İfrat ve tefritte, doğru ve yanlışta,vatanseverlik ve ihanette, kısaca iyi ve kötüde kelime ve kavramların cazibesine kapılmış gidiyoruz.Tahammülsüzlüğümüzün sınırı yok. En kolay yaptığımız şey, suçlamak.

Kendimiz dışındaki her şeyi, herkesi mesul tutma kolaycılığımızın farkına dahi varabilmiş değiliz. Gönüllerimiz, kalbimiz, beynimiz, ruhlarımız aç.

Bu açlık duygusunun girdabında debelendikçe batıyoruz, battıkça daha bir kayboluyoruz.

‘İnsanları aç bırakınca yiyecekleri ilk şey inançlarıdır’ sözü istikametinde; kimilerimiz sevgilerini, kimilerimiz umutlarını, inançlarını tüketirken, kimilerimiz ülkülerini, kimileri de dostluklarını dişleyerek; birbirimizin zebanisi, birbirimizin kabusu olduk.

İdrakimiz yok oldu; ferasetimiz, sağduyumuz, izanımız kayboldu.

Her şeyimizde bir fayda fikri hakim.

Fayda hesabı yapmadan;

ne bir ormana, ne bir meraya, ne bir hayvana bakamıyoruz.

Ormansa kereste hesabı, meraysa besleme kapasitesi, hayvansa protein miktarı önceliğimiz.

Herkesin cebinde bir hesap makinesi,herkes bir ego ekonomik.

Dayanışma, yardımlaşma, feragat,fedakarlık çoktan unuttuğumuz davranışlarımız.

Alicenaplık, diğer gamlık,kadirşinaslık, vefa… manalarını bile bilmediğimiz müzelik kavramlar.

Buna karşılık köşe dönücülük, su akarken testiyi doldurma, işini bilirlik, el yordamcılık, gözü açıklık davranışlarımıza yön veren temel değerler oldu.

Kaybederek kazanmanın rahmani sırrını idrak edemeyenler, kazanmak için kaybetmeyi bizlere marifet olarak sundular. Sonunda ahlakını kaybeden servet sahibi, ruhunu ve kişiliğini kaybeden makam ve şöhret sahibi oldu.

Ölülere gösterdiğimiz cömertliği yaşayanlardan esirgeyen bir yanımız var.

Sağlığında görmezlikten geldiğimiz, aşağılamaya çalıştığımız, aleyhinde olduğumuz nice kişiye öldükten sonra yeni kıymetler yüklemek,

O’nun ‘yeri dolmaz’ vasfına methiyeler düzmek, hepimizin özelinde yaşadığı bir vakıa. Yaşayan değerler adına kıskançlıkları bırakarak, ‘küçük adam’ tavırlarından sıyrılmanın ve liyakati, beceriyi, asaleti teslim et menin bir yolu bulunmalı.

Gittikçe çoğalan azalmışlığımız…

Çoğalan azalmışlığımızı besleyen kurgu: İhanet.

Farklıya, aykırıya tahammülsüzlük.

İhaneti, hainliği besleyen vasat kavram: Biz. Vasıfsız, kalitesiz benlerin oluşturduğu biz.

Bizim takım, bizim ekip, bizim parti, bizim sınıf vs.

‘Şüphesiz bir insanın herkes yanılıyor, yanlış düşünüyor bir ben doğru düşünüyorum demesi çok güçtür. Ama sahiden herkes yanılıyor da bir o doğru düşünüyorsa bunu söylemeyip de ne yapsın’ diyor düşünür. Bu manada batının en büyük haini Galileo, doğunun ki İmam-ı Azam.

Bizden farklı düşünen, bizim ekibin kararlarını benimsemeyen, bizim takımın aleyhine düdük çalan hakemi haklı göreni hain ilan eden zihniyetten beslenen tavır devam ettiği sürece daha da çoğalacak azalmışlığımız.

Hemen her sahada tespit edebildiğimiz ucuzluğa, sıradanlığa ve seviyesizliğe götüren bu azalmışlıklarımızdan mutlaka kurtulmamız lazım. Bunun yolu herkesin önce kendini gözden geçirerek; hainlerinin sayısını ve ihanetinin türünü azaltması, kullanmadığı vicdanını kullanması ve her şeye yeniden başlama basiretini, ferasetini ve cesaretini gösterebilmesidir.

‘Dünyaya bakmayı aşıp dünyayı görme noktasına ulaştığımızda’ ve ancak ‘silinmiş isimlerin bıraktığı silinmez işler üzerinde bir şey olursak olabileceğimizi’(1) idrak etmemiz lazım.

Toplum ve tek tek fertler olarak ‘önemli ile değerliyi’ aynı şahısta birleştirmeliyiz.

Gücünü makamından alan, kendisini makam ve mekanla önemli kılmaya çalışan ‘müzmin sevindirik’ olmuş kişiler yerine, kişiliği ile konumuna güç katan değerli insanları,

önemli mevkilere ikame etmeden hiç bir mesafe alamayız.

İnsanın şerefi ilmi ve edebi ile ölçülür.

Makam ve mekanın şerefi ise orada oturan kişiden gelir.

Orada oturanlar şerefli ise makam ve mekanlar şereflenir.

‘Makam ve mekanını kutsayan kişi koltuğundan küçük kalmaya mahkumdur.

Mekan ve makam ile şerefleneceğini zannedenler hiçbir yeri şereflendiremezler.

Makamlar ancak onları dolduranlar şerefli iseler, şereflenirler.

Onun için en anlamlı koltuk bile liyakatsizin altında ‘lazımlık’ durumuna düşer’(2).

Asalet adına, fazilet ve erdem adına kayıplarımızın sonuna geldik.

Artık durup düşünmenin, azalmışlığımızı durdurmanın, kendi kendimizi yeni baştan ele almanın ve her şeyi yeniden gözden geçirip, yeniden üretmenin zamanındayız.

‘Yeryüzündeki her şey yok olacaktır.

Yalnız Celal ve ikram sahibi rabbinin yüzü baki kalacaktır’ ilahi hükmü zihinlere nakşedilerek, eşyaya bakışımızdaki şaşılıktan kurtulmalıyız.

Korumamız, korunmamız ve korunuyor olmamız lazım.

Bulduğumuz, farkına vardığımız,gördüğümüz güzellikleri, soylulukları, erdemleri ‘sit alanı’ içine almamız lazım.

Her şeyi içine çeken, her şeyi yok etmeye kurgulanmış bu bataklıktan kim neyi kurtarabiliyorsa kurtarması lazım. İyiden yana, güzelden yana, erdemden, soyluluktan, safiyetten yana hepimiz

tek tek sorumluyuz.

Sorumluluğumuz bizde başlayıp bizde biten değil, ötekinde başlayıp bize uzanan bir alanı kapsamalı.

Yılmadan, usanmadan, yorulmadan yeniden üretmek, yeniden tanımlamak lazım her şeyi.

Nasıl mı?

Karanlığın dudaklarına karanfil sıkıştırmak gibi iyice, hüznün son durağında inmek gibi cesur, öç almak gibi soylu ve durmuş saatlere ayarlı gibi dakik.

Hizasında sevdanın, göbeğinde iyinin, doğrunun ve güzelin yaşamak ve yaşatmak, çoğaltmak lazım umutları. Ve yeniden çizmek lazım tebessümün resmini; çocukların, gençlerin, orta yaşlıların, herkesin hepimizin yüzüne.

Kanaati, şükrü, sabrı, tevekkülü;yeni renklere, yeni seslere, yeni gülüşlere, yeni duyuşlara, yeni sevgilere nakşetmek lazım.

Doyurmak lazım gönülleri, beslemek, sulamak, fidanlamak lazım ruhu.

Beyni, aç kurtların sürüsü olmaktan çıkartmak ve fıtratın emrine koşmak lazım.

Çıkmalıyız artık bu berzahtan.

Siyasetten sanata, fikir hayatından bilim hayatına, dini tefekkürden felsefeye, spora; tüm küçüklükleri, cücelikleri, sinsilikleri, ucuzlukları, cimrilikleri, riyaları bırakıp; dürüstçe, mertçe, büyükçe;velhasıl insanca var olmak lazım.

Bir gül gibi dolunayda, gökkuşağı tan kızıllığı gibi net ve duru, yalansızlık gibi hafif ve sonsuzluğun ince kanatları gibiyumuşak ve gizemlice umuda sarılmak lazım.

İnanca, tevekküle ve sabıra dost olmak lazım.

Gittikçe çoğalan azalmışlığımızı tüketmek lazım.

Tek tek ve bütün olarak.

1. İsmet Özel: Bakanlar ve Görenler. Şule Yayınları, İstanbul-2004
2. Ömer Lütfi Mete: Müzmin sevindirik ve lazımlık. www.sabah.com.tr/30/05/2005.

Kaynak:Türk Veteriner Hekimliği Dergisi,2008

Güncel
 

 

 

 

Yeni Sayfa 1
 Copyright © 2006 - 2011 TurkVet ® - Her Hakkı Saklıdır - All right reserved