Turkvet.Biz
 
Güncel  
YAZILAR / YORUMLAR
   

>Genel

    >Eğitim
   

>Meslek politikaları

   

>Tarım ve Hayvancılık politikaları

    >Hayvan yetiştirme ve ıslah
   

>Gıda güvenliği ve halk sağlığı

   

>Hayvan sağlığı

   

>Hayvan refahı

    >Yaban hayatı
    >Çevre
    >AB Politika ve uygulamaları
    >Dünya Uygulamaları
    >Diğer Yazılar

 

Kayıp Yıl 20011’in Ardından…

2012’in ilk ayının son günlerini yaşadığımız bugünlerde “2011’de neler olmuştu” diye düşünüldüğünde; ülkemizde ve dünyamızda 2011’de hatırlamak istediğimiz veya istemediğimiz bir çok acı ve tatlı günlerin yaşanmış olduğu görülür… Veteriner (Hekim???) lik açısından 2011 ise; anlam ve önem bakımından, insan yaşamında veya meslek tarihinde ilk ve son kez yaşanabilecek çok önemli günleri içinde barındıran bir yıl olduğu idi… Öyle ki; 2011 yılı mesleğim Veteriner (Hekim???) liğin okulla tanışmasının (1761 Lyon,Fransa) 250’inci yılı idi ve buna atfen dünyada 2011 yılı “Dünya Veteriner Hekimliği Yılı”  olarak ilan edilmişti…

Diğer taraftan yine 2011 yılı meslektaşı olmaktan gurur duyduğum ve ilk sivil Veteriner Okulunu birincilikle bitiren; 20 yılını mesleğine adamış, mesleğin her kademesinde çalışmış ve meslek için çok yararlı işler de yapmış olan, ancak daha çok yazmış olduğu edebi eserleri ile edebiyatçı yönü ile tanınan, meslektaşımız, milli şairimiz, İstiklal Marşı yazarımız, ve de son günlerde yine gündeme gelen paltosuz milletvekilimiz (ve bu durumdan da asla şikayetçi olmayan) Mehmet Âkif Ersoy’un ölümünün 75’inci yılı, İstiklal Marşımızın kabulünün 90’ıncı yılı olması münasebetiyle Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 2011 yılı Türkiye’de“Mehmet Âkif Ersoy” yılı olarak ilan edilmişti…  

Peki; “bir insanın, bir kamu veya özel kurumun, bir kuruluşun mesleği adına belki de ilk ve son kez yaşayabileceği ve kutlayabileceği bu çok özel yıl ülkemizde hakkını vererek yaşanmışımıydı?, kutlanmışımıydı?  Yani veteriner (hekimlik???) likle ilgili bu kadar özellikli 2011 yılını bakanlıklarımız (Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı; Sağlık Bakanlığı,), üniversitelerimiz, veteriner fakültelerimiz, kamu-sivil toplum meslek örgütlerimiz tam olarak idrak etmişimiydi? Ne gezer!... Yalnız Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı Mehmet Âkif Ersoy’un edebiyatçı yönüyle ilgili yıl içinde düzenledikleri etkinliklerle üzerlerine düşen görevi nispeten yapmışlardır.

Buna karşılık Direkt veteriner hekim istihdam eden, veteriner hekim politikaları üreten(!) üstelik bakanı da veteriner hekim olan Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı (Sağlık Bakanlığı’da Veteriner Hekim istihdam ediyor amma…, bu bakanlığımızda ki politikalarda genel anlayış veteriner hekimleri görmeme üzerine olduğu için, Veteriner Hekimlik ve dolayısı ile Veteriner Hekim olarak “Mehmet Âkif Ersoy’la ilgili etkinlik beklentisi içinde olmak hayalciliktir(!)…), yine veteriner hekim eğitim-öğretimi (!) yapan aktif 19-20 ??? veteriner fakültesi dekanlığı, onlarca kamu ve sivil veteriner meslek örgüt yönetimi tarafından yıl içine (2011) yayılmış ve yılın başında planlanarak programlandırılmış ne veteriner hekimlikle, ne Mehmet Âkif Ersoy’la ilgili etkinlik takvimi ve ne de dolayısı ile hatırlarda kalan bir etkinlik vardı (Haksızlık yapmayalım; Dünya Veteriner Hekimliği Yılı ile ilgili oluşturulmuş komite tarafından Nisan 2011’in sonuna doğru hazırlanmış ve işin daha ilginç tarafı ise o tarihe kadar habersiz yapılmış(!) etkinlikleri de içine alan geriye dönük bir takvim yapıl mışmıştı!!!... Hoş; Mehmet Akif Ersoy için ne komite vardı, ne de etkinlik takvimi!!!...) …..

Durum böyle iken; yıl içinde yapılan kamuoyu ile paylaşılan bilimsel, ya da güncel meslek ve meslektaşımızla ilgili alel acele yapılan etkinlikler ve katılımlar ise yeterli miydi?, kamuoyunda ses getirmiş miydi? Ne yazık ki! hayır; çünkü kendi içimizde, camiamızda bile etkinliklere (kalitesiyle ilgili olabilir mi?….) karşı gereken ilgi ve heyecan gösterilmemişti, buna bağlı olarak ulusal görsel ve yazılı medyada da sözde etkinliklerin ne cazibesi ve ne de yeri vardı… Bu yüzden kamuoyuna mesleğimizin ve meslektaşımız milli şairin veteriner hekim olarak olumlu, etkili yansıması da yoktu… Gerçi kamuoyunda mesleğimizin son yıllarda itibarı da pek kalmamıştı… Ve maalesef bu itibar her geçen gün daha da azalmakta… Oysa 2011 yılı mesleğimizin ve meslektaşımızın tanıtılması, kamuoyu oluşturulması, bilhassa mesleğimizin iade-i itibarı için ele geçirilmez bir fırsat yılı idi…  

Bu yılla, 2011 ile ilgili olarak sadece kendi camiamızın hatırlarında, anılarında kalan Dünya Veteriner Hekimliği yılı ile ilgili Veteriner Hekim Ressamlara ait üç ayrı yerde sergi, 1 at yarışı, 1 hatıra pulu; Mehmet Âkif Ersoy’la ilgili ise benim hatırladığım kadar 3 ayrı sempozyum (2’si Ankara’da katılımsız denecek kadar az katılımlı, diğeri de Samsun’da idi katılamadığım için katılım hakkında  bilgim yok!!!)… Tabii ki,  bunlarda etkinliktir ama yeterliliği ve kamuoyu oluşturma etkisi tartışılır.

Öyle ki!!! Görsel ve yazılı medyada; Mehmet Âkif Ersoy’la ile ilgili diğer bakanlıklar (Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı) tarafından edebi yönleri hakkında hazırlanmış etkinlikler çerçevesinde, özellikle görsel medyada meslektaşımızın hayatı ile ilgili verilen bilgilerde ilk ve orta öğretim tahsilinden bahsedildikten sonra edindiği meslek ve mesleki çalışmaları verilmeden, sanki hiç veteriner hekimlik yapmamış gibi, kocaman 20 yıl tamamen atlanıyor ve Çanakkale ile İstiklal savaşı yıllarına geçiliyor, yazmış olduğu şiirlerinden örnekler veriliyor.

Oysa; Mehmet Âkif Ersoy’un 1873’te başlayan, 1936 yılında sonlanan 63 yıllık yaşamının 4 yıllık okulla birlikte 24 yılını Baytarlık (Veteriner Hekim???) mesleğine adamış ilk şiir heyecanını Baytar okul müdürü Mehmet Ali Bey’den almış, “Hasta” şiiri ile tıp bilgisini, Safahat’da 6’ıncı Kitap kısmı olan ve en önemli yazılarından “Asım” şiirinde ise “…Çünkü bir tecrübe etsen senin aklında yatar, bize insan hekiminden daha lazım baytar…” dizeleri ile veteriner “hekim???” liğin halk sağlığı bakımından önemini vurgulamıştır. Bugünde dünyada gündeme gelen “tek tıp, tek sağlık” ile ilgili ilk dizeler olması bakımından, mesleğine ne kadar sahip çıktığı ve mesleğini önemsettiği, yücelttiği görülür. Buna karşılık bugünkü meslek temsilcileri ise; 2011 Türkiye Mehmet Âkif Ersoy yılında 1’i Türk Veteriner Hekimler Birliği tarafından, 2’si ülkemizdeki 20 veteriner fakültesinden sadece 2’si tarafından (bunlardan; 1’i dekanlık, diğeri öğrenci topluluğu tarafından), yani tamamı, tamamına koca bir yılda, 365 günde 3 sempozyum düzenlemiş olması herhalde verilebilecek en büyük vefasızlık örneğidir(!)…

Bununla birlikte iyi yapılan işler yok mu? Var, ama sayıları çok az….Yapılan iyi çalışmalardan birisi “2011 Dünya veteriner Hekimliği Yılı” na atfen Dr. Adnan Serpen tarafından veteriner hekimliğin özellikle halk sağlığı bakımından önemi ile birlikte, halk sağlığında rol alan diğer alanlarla ilişkilerini irdeleyen ve insan sağlığında da yerinin en üstte olduğunu ve veteriner hekimliğin Tek Sağlığa gidişte başlangıç ve esas olduğunu şemalarla belgeleyen“Veteriner Bilimi ve Veteriner Hekimliği Mesleği” isimli kitap 2011 Veteriner Hekimliği yılına yakışan eserdir.

İkincisi “Mehmet Âkif Ersoy Yılına” ithafen Prof. Dr Ferruh Dinçer tarafından yazılan “Veteriner Hekim Gözüyle Veteriner Hekim Mehmet Âkif Ersoy Dosyası”  başlıklı muhteşem kitap. Bu kitap ile Mehmet Âkif Ersoy’un öğrencilikte dahil 24 yıllık veteriner hekimliği ile ilgili önemli yazışmalar ve o dönemde yaşamış kişilerin Mehmet Âkif Ersoy’ ile ilgili görüşlerine ait yazılar bir araya getirilmiştir. Kitapta arşiv bilgilerinin yorumsuz olarak verildiği ifade ediliyor ama, bu bilgilerin ustalıkla sıralanışı ve bazı satır araları bilgilerle birleştirilerek verilmesi, buradan Mehmet Âkif Ersoy’un kişiliğinin ve mesleğe olan tutkusunun ne kadar üst düzeyde olduğunu anlamak hiç de zor değil, hatta bu konuda yazılmış en iyi kitaplardan olduğunu da iddia edebilirim.

Üçüncüsü hem dünya veteriner hekimliği yılına ve hem de Türkiye Mehmet Âkif Ersoy yılına ithafen 2003 yılından itibaren her yıl Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi öğrencilerinden, Asım’ın neslinden “ülke ve mesleğin bugünü, yarını, ya da serbest istedikleri bir konuda” başlangıçta yazılı ödev olarak, son 4 yılda ise “Düşünenlerin Düşündürdükleri” adı altında aynı zamanda bir makale yarışmasına dönüştürülerek toplanan yüzlerce makaleden seçilenlerin bir araya getirilmesi ile “Düşünenlerin Düşündürdükleri” başlıkla,  Prof. Dr. Zafer Karaer tarafından hazırlanarak yayımlanan kitap. Bu kitaba günümüzde hem veteriner hekimliğin tarihi süreçte ki gelişimini irdeleyebilen ve hem de Mehmet Âkif Ersoy’u mesleki yönleri başta olmak üzere insanlık yönleriyle de en iyi tanıyan Sayın Hocam Prof. Dr. Ferruh Dinçer’in önsöz yerine “Bu Yapıtın Düşündürdükleri” başlıklı yazısı ayrı bir güç ve önem katmıştır. Kendilerine bir kez daha teşekkür ederim.

Yine “Düşünenlerin Düşündürdükleri” başlıklı kitapla ilgili bir analiz, sentez harikası olan ve bu yüzden paylaşmak istediğim için tamamını ilişikte sunduğum (Ek.1) Sayın hocam Prof. Dr. Ferruh Dinçer tarafından yazılan, belki de bugüne kadar aldığım en güzel hediye olan yazıdan da bahsetmek ve bundan dolayı kendilerine bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Bu hediye 7Aralık 2011 tarihini taşıyan ve değerli kardeşim diye başlayan mektup tarzında bir yazı(Ek.1). Ama o ne müthiş güzel bir yazı! Belki de hiçbir kitap bu kadar güzel taltif edilmemiş, iltifat görmemiştir. Belki de hiçbir kitap bu kadar çok doğurgan olmamıştır. Çünkü kitapta makalelerde geçen bazen 1 kelimeden, bazen 1 cümleden veya bazen konunun esas temasından esinlenerek yapılan yorumlar o kadar ustaca ve bir o kadar da düşündürücü ki…

Sayın hocamın yazısının tamamı 10 sayfa ama içeriğinde neler yok ki; bir bakıyorsunuz Türk Dili ile ilgili, Orhun Kitabeleri,  bin yıl öncesi Kaşgarlı Mahmut’un Divanu Lügati Türk’den Harf Devriminin önemine, bir bakıyorsunuz bilmin moleküler boyutları, yine yazıda öyle bir “aydın” tarifi var ki, bunu ögretmenlerle ve öğrencilerle ilişkilendirip, günümüz Türkçe’sinde neden dilbilgisinden yoksun olduğumuz anlatılmakta,  keza ülke sevgisi, hayvan sevgisi, demokrasi, sosyal yaşam, bayrak, Atatürk, cumhuriyet gibi daha niceleri kitapla bütünleştirilerek anlamlarına anlam katılmış… Adeta kelimeler boyut değiştirmiş, farklı kazanımlarla donanmış edebiyat harikası bir bütün olmuş…

İşte yapamadıklarımız ve yaptıklarımızla 2011… Bu yazı mesleğim ve meslektaşımdan 2011 de yapamadıklarımız için özür dilemek ve ileride 2011 yılının sorgulanmasında belge olması amacı ile yazılmıştır.

Umarım ülkemizde mesleğim ve mesleğimin mihenk taşı meslektaşlarım bundan sonraki yıllarda hak ettiği yerlerde olur ve önemli günlerinde hakkettiği şekilde kutlamalarla anılır… Ancak bunun; hakkedişleri bilen nesiller ve bu nesilleri yetiştiren yetişmişlerle olacağı unutulmamalıdır…

Saygılarımla...

30.01.2012

Zafer KARAER

 

Ferruh Hoca'nın Mektubu

PROF. DR. ZAFER KARAER                                                                     
Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi

                                                                                                                Ankara, 7 Aralık 2011

 Değerli Kardeşim,

 İyi ki 24 Ekim 2011 günü Fakülteye gelmişim. İyi ki o gün düzenlenen “Türkiye’de Veteriner Hekimliğin 169.Yılı” kutlama etkinliklerine katılmışım. İyi ki Seni de görmüşüm. İyi ki  “ Düşün-enlerin Düşün-dürdükleri” gibi  “düşün”- dürücü bir başlığı ve bildiğim kadarıyla  “ilk olma” özelliğini taşıyan 2011 baskılı yapıtını imzalayıp bana vermişsin. İyi ki basım öncesi benden de bir şeyler yazmamı istemişsin.

 Bu çok anlamlı yayını, her zaman yaptığım gibi, önce dış ön kapağından arka kapağına dek köşeden-köşeye bir çırpıda inceledim. Sonra da içeriğini yeniden ve satır satır okuyup, kimi anahtar sözcüklerin, cümlelerin altlarını çizdim; zamanı gelince aktarabilmek için.

 Seni içtenlikle kutluyorum. “Bu Yapıtın Oluşumu” (s.VIII-IX) içinde benim için yazdıklarına teşekkür ediyorum. Önce, emekliliğinin başlayacağı 2017’ye sonra da genetik haritamızda belirlenmiş olan, ancak bizim göremediğimiz yaşam çizgimizin noktalanacağı ana dek bu ve benzeri etkinliklerini  “aşkla”(s.6), şevkle ve başarıyla sürdürmeni diliyorum. İnanıyorum ki o son noktada  “sıfırın boşluğunda yaşadığın toprağın (ben bu tümceye bir de  “toplumun” sözcüğünü ekliyorum)  hakkını vermeden kaybol” (s.9) -mayacaksın.

 Yayımlanma aşamasında benden istediğin yazı için “Bu Yapıtın Düşündürdükleri” (s.IV-VII) başlığını kullanmıştım. Yeniden okuyunca düşünceler de yenileniyor. Bunları seninle, sizlerle paylaşmak istiyorum; dilerseniz  “Basımdan Sonra” başlığını koyabilirsiniz.

 Ne denli iyimser baksak da kimi gerçeklerin ürkütücü-korkutucu yüzünü görmezden gelemiyoruz. Sanırım, “muhakemeden, dil bilgisinden ve genel kültürden yoksun… öğrencilerin gelmesi”  (s.VIII), 1980’lerin ürünü olup bugün de gündem yaratan sosyal, siyasal ve yönetsel ortam değişmedikçe sürüp gidecek. Batı, aydınlanma çağı için bin yıl bekledi. Biz yakalamaya çalışırken ipin ucunu kaçırmaya başladık. Bu gidişi yavaşlatıp durduracak “düşüncelere zenginlik-derinlik kazandıracak” (s.VIII),  bilimin egemenliğini öne çıkaracak bireylerin çoğalmasını diliyorum.

 “Düşünceler sadece konuşulduğu mekanda kâlıyor”  diyerek kalıcılığı; bir bakıma, yazı, DNA ve kişilik kavramlarıyla ilişkilendiriyorsun. Bu bana çağların ötesinden gelen bir özlü sözü anımsattı: “Verba volent (söz, şiddetli-etkili-dir),  Scripta manent  (yazı, kalıcı-dır.)”

 Mevlanadan  “Yazı kendimi öğretti bana” (s.IX) tümcesini almışsın. İnsanın, insanlığın tarihini de bize öğreten yazı değil mi? Yazarsak, doğruyu yazarsak kendimizi de tarihimizi de doğru yazmış oluyoruz. İlk Türkçe yazılı kaynaklarımız Orhun Kitabeleri. Sekizinci yüzyıla dek tarihimizi başka dilde, başkaları yazmış. Dilimizi önemsememe, dilimizi unutma ve unutturma çabaları doğamızda var sanki!

 Kaşgarlı Mahmut yaklaşık bin yıl önce ilk Türkçe sözlüğümüzü  "Dîvânü Lugati’t-Türk” adıyla hazırlamış. Bir amacı da Arap dünyasına Türkçeyi öğretmek! Aradan üç-dört yüzyıl geçmiş, bir şeyler olmuş ki Karamanoğlu Mehmet Bey "Bugünden sonra hiç kimse divanda, dergahta, bergahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dilde söz söylemeye” diyerek Türkçeyi Devletin resmî dili olarak kabul ve ilân etmiş. Ancak Karamanoğulları ile birlikte Türk Dili de Osmanlının gazabına uğramış. Arapça ve Farsçadan alınan terim ve deyimlerle süslenen Divan Edebiyatı yanında öz dilimizle yazılan Halk Edebiyatı küçümsenmiş, horlanmış, değersiz görülmüş. Osmanlı saraylarında, kendi dillerinin ustaları olan hattatlar ve nakkaşlar ayrıcalıklı sanatkârlar olarak saygı ve ilgi görmüşler. İlginçtir ki günümüzde de Arap harflerini yazıp okuyanlar, hatta Arapça konuşanlar baş tacı ediliyor. Toplumda herkes doktor, hukukçu vb. olabilir mi? Her doktordan beyin cerrahı olması beklenebilir mi? Bırakınız, Arapçayı, dil ve tarih alanının uzmanları ile yaşamını-geçimini bu dile bağlamış olanlar öğrensin, yazsın ve konuşsun. Biz ana kucağından, ilkokuldan başlayarak güzel Türkçemizi doğru öğretmeye, öğrenmeye ve kirlenmesini önlemeye çalışalım.

 Kendi dilini konuşamayan ve koruyamayan bir ulus, tarihini nasıl yazabilir? Dilde özgün olmayan, düşüncede, inançta, yazında ve yaşamda bağımsız kalabilir mi? Atatürk, Dil ve Tarih Kurumlarını, Dünyada bu iki sözcüğü taşıyan tek yüksek öğretim kurumu olan Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’ni bu amaçla kurmadı mı? Harf Devriminin felsefesini ve amacını gerçekten biliyor muyuz? Gerekliliğine, geçerliliğine, sürekliliğine inanıyor muyuz? İlk Dil Kurultayında (26 Eylül 1932) kabul edilen tüzükle dil çalışmalarında iki ana amaç belirlenmiş: İlki, Türk Dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarma;  İkincisi, Türk Dilini Dünya Dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek. On binlerce sözcük fişine dayanan  “Söz Derleme Dergileri” ile on üçüncü yüzyıla kadar inen kitaplardan toplanmış “Tanıklarıyla Tarama Sözlükleri”nin Dil Devriminin ve amacının somut ve yadsınamaz örnekleri olduğu unutulur mu? Bu kaynaklara dayanılarak Cumhuriyetin ilk Türkçe Sözlüğü 1945 yılında basılmış, söz varlığı 15 bin; ikinci baskı 1955, söz varlığı 35 bin. Bu “Türkçe Sözlük” 1988’de 8.ve 9. baskılarıyla kullanıma sunulmuş; söz varlığı 60 bin madde başında ve 14.600 madde içinde olmak üzere 75 bine yaklaşmış. Türk Dil Kurumunun web adresinde 13 sözlüğe yer verilmiş. “Güncel Türkçe Sözlük” içinde 121.509 anlam bulunduğu bildirilmiştir. Tüm bu başarının temelinde Dil Devrimi, onun yaratıcısı Atatürk ve yaşamını dilimizin arılığına, zenginliğine, bağımsızlığına adamış dil ustaları ve  “Sözlük Bilim ve Uygulama Kolu” var. Tanıma mutluluğuna erdiğim bir kaçını saygı, özlem ve hayranlıkla anmak istiyorum: Prof. Dr. Hasan Eren, Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu, Prof. Dr. Mustafa Canpolat, dil uzmanı Emin Özdemir, Prof. Dr. Nevzat Gözaydın, Prof. Dr. İsmail Parlatır ve Prof. Dr. Hamza Zülfikar. Son üç bilim adamının 26.10.1988 tarihiyle imzalayıp bana verdikleri 8. baskı, iki ciltlik   “Türkçe Sözlük” ü dil çalışmalarına ve çalışanlarına duyduğum saygı ve hayranlığın bir kanıtı olarak Fakültemizin Veteriner Tarihi Müze Kitaplığına verdim. Gençlerimizin ve yazılanlara inanmak isteyenlerin Müzeye gelip bu kaynakları görmelerini dilerim.

 Doktoramı yaparken (1963-1966), pek çok hastalığın halk arasında çeşitli isimlerle tanındığını, birçok hekimlik deyim ve terimlerinin Dîvânü Lugati’t-Türk’e kadar indiğini saptamıştım. Buna ilişkin olarak; TDK’nın yayın organı “Türk Dili” Dergisinde  “Hastalık Adlarının Halk Dilindeki Türkçe Karşılıkları” adlı bir makalem yayımlanmıştı (sayı 211, Nisan 1969, s.60-63);  okurlardan ve dil ustalarından gelen olumlu eleştirilerle dil konusuna küçük bir katkı yaptığıma inanmıştım.

 Bu öz bilgileri, şüphesiz, Türk diline gönül vermiş dil ustaları bilirler. Günümüz entelleri(!) ve yeni Osmanlıcılar, 1930’larda gerçekleştirilen bu dil çalışmalarını inceleyip kıssadan hisse çıkarmaları gerekirken; ne acıdır ki yazı ve söylemlerinde İngilizce ve Osmanlıca sözcükleri yeniden dilimize yerleştirme, Türkçemizi yozlaştırma yarışına girmiş görünüyorlar. Bu tür kalemlerle mi “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” gençlik yaratılıp dilimizi koruyacak ve düşüncelerimizin kalıcılığını sağlayabileceğiz. Aymazlığımızdan sıyrılıp, yeni Cumhuriyetin tüm kurumları gibi dilimizin de yine ve yeniden yozlaştırılmaya başlandığının bilincine ne zaman ve nasıl varabileceğiz?

 Entelektüel’in karşıtı  aydın;. Özdilini bilmeyen, nasıl öğrenecek ve aydınlanabilecek? Aydın olmayan aydınlatabilir mi? Aydınlanmadıkça gençlerimizi de aydınlatamayız. İşte bu nedenle bize, öğretip- eğitenlere “dil bilgisinden, genel kültürden yoksun öğrenciler” (s.VIII) geliyor. Asıl suçlu kim? Onlar mı? Öğretmenler mi? Öğretmenleri yetiştirip, eğiten üniversiteler mi?

 Ne yazık ki bu gerçekler sıklıkla yazılmadığı, yazılanlar okunmadığı ve öğretilmediği için öğ-re-nil-mi-yor. Kimi konularda sessizliği-suskunluğu yeğliyoruz. Atatürk, “bağımsızlığı” Türk toplumunun karakteri ile bütünleştirmek istemiş. Suskunluk da sanki kaderimizle bağımlı; toplumumuz gibi meslek topluluğumuzun da yazgısı olmuş.

 Sevgili Zafer Hocam “Kendini arayan meslek” başlıklı yazında (s.2-6) 140 yıllık meslekî kazanımlarımızın son 30 yılda yitirildiğine değinerek  “Kendimiz söyler, kendimiz dinler, kendimiz alkışlarız” (s.4)  diyorsun. Bana göre, bu alkışlar bile suskunluğumuzda kayboluyor, duyulmuyor.

 Adında  “hayvancılık” taşıyan bir Bakanlık kurulsun diye yıllarca çabaladık durduk. Son Hükümetle birlikte Bakanlık  “Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı” adını aldı. Ne var ki  “mazruf” (içindeki) aynı kaldı; değişen sadece “zarf” oldu; Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü yine kurulamadı; hem de Cumhuriyet dönemi Hükümetlerinde ilk kez bir Veteriner Hekim meslektaşımız Bakan koltuğunda otururken. Döngü değiştirilmedikçe, eklenen yeni halkalar da zincirin niteliğini yansıtıyor. Sülbiye’nin  “Bebeği”  (s.11) gibi, Bakanlığın adında yapılan değişiklik de  “Yol gösterici olacak (mı?), birleştirecek (mi?) ışıklarımızın aydınlığını; insanları, canlıları, doğayı, bu Ülkeyi sevdiğimiz için ışığımız çekecek (mi?) onları” (s.13). Bakanlık koltuğunda oturan dünkü öğrencim, bugünkü meslektaşım da umarım bunları düşünüyordur. Meslek topluluğumuz olarak, Sedef Gönül’ün deyimi ile “izinde”  (s.15) olmaya devam edeceğiz.

 İz sürerken belki Nevra Keskin’le karşılaşırız! “Tat almayı, dokunmayı, renklere-siyaha, maviye, kırmızıya bakmayı, kırmızı gözyaşlarını anlatmayı, dilsiz, sağır, kör olmayı, dilinden kelimeleri dökmeyen demokrasiyi, art niyeti olmayan (ların) Cumhuriyeti (ni), gözünü kapatıp uzuvsuz kalan halkımı, dilsiz, sağır, kör olmayı, kendine dikte ettirenlere maviler bırakan” (s.19)  insan olmayı öğreniriz.

 Yağmur Çangal’ın  (s.21-22)  “Dost”unu ve o sevimli varlığın adında dostluğu bulup anlıyoruz. Dost, Öğrenci Derneğimizin yayın organı “EVRİM”de 1960’lı yıllarda tanıttığım  “Garip” köpeğimin ikizi sanki. İkisi de  “Hayvanı sevmeyen insanı da sevmez” gerçeğini sergiliyor. Hayvanla ilgili yargının kanıtını Murat Aydın “Seksek”de (s.24) vermiş.  “Oyun dışı kalmamak için çizgiye basmayacaksın.” Peki, yaraya parmak basanlara ne olmuş? Neden, nasıl, niçin çok sevdikleri mesleklerinden ayrılmışlar? Çok uzun, anlatılması ve anlaşılması zor bir öykü! Gelecek derse…

 Murat Er, (s.26) ve senin gibiler; bizler, onlar, Türkiye’yi sevenler, bakalım şair ne diyor: “Hayal ettiğince yaşarsın”. Hayalsiz  “özlem”, özlemsiz  “düş” işe yarar mı, düşünceden yoksun  “gerçek”  gibi? Yıllar önce bir şiirimde,  hayal-özlem-beklenti üçlüsünde dolaşırken  “Fikret’in – Sis’i ardından gelene dek özgürlük” dizesi dökülüverdi dudaklarımdan. Tevfik Fikret, şiirini okuduğum yıllarda dünyamızdan göç etmiş; ardında Sis’i bırakmış. Ya Sis’in ardındakiler?  Belki de onları hâlâ bekliyoruz;  “barış, kardeşlik ve aşk”  (s.26) için beklemeye değer.

 Sevgili Furkan,  “Uyan” başlıklı makalenin (s.28) içeriği beni 1950’lere, lise yıllarıma götürdü. Bir münazarada  “Uygarlık insanlığı felakete mi mutluluğa mı götürür?” tartışmasının ilkini savunan gurubun sözcüsüydüm. J.J Rousso’nun  “Büyük Jüri” önündeki savunmasına sığınmıştım. Bizim tezimiz kabul edildi. Sen de beni haklı çıkarıyorsun  “ne başa dönebildi insan, ne (de) insan gibi yaşayabildi!” Teşekkürler Furkan. J.J Rousso’dan bana, benden 60 yıl sonra sana dek uzanan çizgide insan hiç değişmemiş; uyuyor, uyuyacak! Sülbiye’nin deyimi ile “cinsel tacize uğramış” (s.30) biri gibi  “toplumun gölgesinde” suçlular  “marur ve mağdur”, suçsuzlar  “mahçup ve korunmasız” yaşadıkça.

 “İnsanlık, medeniyetin nimetlerini baş parmağına borçludur” (s.38) diyor Önder. Ya diğer parmaklar! Ne iş görürler; suç üretmek için mi,  insanı suçtan koruyup kollamak için mi varlar? Hiç fark ettiniz mi? İşaret parmağımız karşımızı gösterirken; yanındaki üç parmağımız bize dönük oluyor! Neden? Bir  “söz” için üç kez “düşün” demek mi?

 İşte size bir cümle: “Kendi içimde kalabalığı yaşarken hırçınlandım.” (s.41) Düşün düşünebildiğin kadar! Belli ki toplumla empati yapıyorsun Murat! Dilerim eğiten-öğreten, öğrenen ile; yetiştirip-yöneten, yönetilen ile empati kurup gerçeğe, bilgiye, sevgiye uzanan yolda  “emeklemeyi, yürümeyi ve tutunmayı” (s.41) öğrenir. Ancak bu şekilde insanını, ülkesini ve insanlığı sevenler için “2023 Rüyası” gerçek olabilir. Bu rüya, kimilerinin(!) tasarladığı biçimde bir toplum yaratmaya yönelik  “2023 Rüyası” (s.43) ile benzeşmiyor. Atatürk düşüncesi ve devrimleri ile “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan”. Bizler de seksen milyona yaklaşan Türkiye’de 2023 yılında on milyon genç yaratamaz mıyız? Kuşkusuz Onuncu Yıldaki gibi düşünen, didinen, çalışıp çabalayan bir toplum ve özgür, bağımsız, çağdaş bir Türkiye için;  aynı ruh ve ülkü ile. Nasıl becerebiliriz bunu?  “Genç bir zihinde usta-çırak” (s.47) dayanışması ile. Her toplumda ve her dönemde  “bu fikri saçma bulanlar” (s.48) ya da şaşılacak gibi görenler her zaman ve her yerde ortaya çıkmıştır,  çıkacaktır;  hele bir veteriner hekim adayından duymuşlarsa!  Ünlü bilim adamı, edebiyatçı meslektaşımız, Hocalarımızın Hocası Prof. Dr. Selahattin Batu da böyle düşünüyor:  “Oysa ki asıl şaşılacak olan şey, tıp, biyoloji gibi çeşitli müspet bilim alanlarında pek mükemmel fikir adamlarının yetişebileceğine akıl erdirememek, hatta böyle bir eğitimi her çeşit yetişkinlik için gerekli saymamaktır. Aslında fikir ve sanat hiçbir öğretimin ya da mesleğin tekeli altında değildir, olamamıştır da. Her zaman, her memlekette bu çeşit yaratıcılar, hiç umulmadık şartlar içinden ortaya çıkmışlar, hiç beklenmedik yerlerden insanlara seslerini duyurmuşlardır.”

 Tüm aktif akademik yaşamım boyunca derslerimde ve bugüne dek sürdüre geldiğim söyleşilerimde yinelediğim bir inancımı burada da vurgulamak istiyorum. Veteriner hekimler beş yıllık eğitim-öğretim sürecinde öğrendikleri  “karşılaştırmalı (komperatif” sistemi yaşamları ile içselleştiriyorlar. Bu özellikten yararlanabilenler algılama, analiz, sentez, karar verme ve uygulamada gerekli düşünsel yeterlilik ve başarı sağlayabiliyorlar. Temeldeki çizgi onların eğitimde kazanıp meslek yaşamlarında sergiledikleri  “sahnedeki büyü” (s.50) olarak karşımıza çıkıyor. Yaşamın oyunlarını, operasını sergileyen oyuncuların söylemlerini anlamlı ve etkili; şarkıları, aryaları ise duygulandırıcı, heyecanlandırıcı ve coşkulu kılan hep o büyü. Aklımızı, yüreğimizi arındıran dinginliğimiz de sabrımızı taşıran öfkemiz, isyanımız da onun, o büyünün eseri. Bir Çin atasözü “Öfke zekâ âlemini söndüren rüzgârdır” diyor. Uygar toplumlar böylesine rüzgar estiren büyücülere sahnelerinde rol vermiyorlar.

 Çoğunluk siyasilerin ve oy simsarların dillerinden düşürmediği bir deyim – slogan var:  “Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır.” Tümden göreceli, klasik bir kandırmaca; büyüleyici, olumsuzu da olumlu gösterebiliyor.  “Kaybetmenin tanımını yapabilmek için öncelikle kaybettiklerimizi ve onların önemini kavramalıyız… Kaybetmeye, başkalarından aldığımız bizim olmayan sloganlarla düşünmeyi öğrenerek başladık.” (s.55) daha çarpıcı bir itiraf olabilir mi?

 “Teminat”, güvence kavramı ile yapışan bir tanımlama. Hep güvence verenlerce aldatıldığımızın bilincine ne zaman varabileceğiz? Bu aymazlıktan sıyrılmadıkça “karanlık bir sokakta nereye gittiğini bilmeden gölge oyunları eşliğinde yürümeye” (s.58) devam edeceğiz. Ülkemdeki bu tür gölge oyunlarına neden ironi ile değil de inanarak, sorgulamadan yaklaşıyor insanımız? Anlaşılması güç.

 Atatürk’ün, bağımsızlık ve Cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliği “gecesini uyuyarak geçiren, ihtiyarlık sabahında ayılan”(s.67) gençlik mi? Kimileri Türkiye’den “artık silkinip özüne(!) dönmesini … Tüm İslâm âlemi için tek umut olduğunun farkında olmasını” (s.64) istiyor. Atatürk  “Milli Mücadele”  ile neredeyse tümü mazlum İslâm âlemine bağımsızlık ve özgürlük örneği olmuştu. İşte özümüz bu. “Yurtta barış dünyada barış” söylemiyle de biri diğerinin lideri olmadan, hem Türkiye’yi hem de dünya uluslarını kendi içlerinde ve birbirleriyle ilişkilerinde barış içinde yaşamaya çağıran çok anlamlı ve kapsamlı bir  “öz”!

Osmanlı, üç kıtaya dağılarak 100 yıl öncesine dek dünyada ve İslâm âleminde “lider” olmuştu. Daha İkinci Dünya Savaşı başlamadan Balkanlardan yayılan ulusalcılık hareketleri sonunda 10 yılda 20’den fazla  “ulus devlet” Osmanlı Devletinden doğdu; Osmanlı lider değil,  “emperyalist-müstevlî” damgasını yedi; dahası da liderleri, ağabeyleri olduğu kimi İslâm Ülkelerinin halkı tarafından sırtından hançerlendi. Bu gerçekleri çok iyi bilen ancak Atatürk’ü, O’nun ilke ve devrimlerini yıpratmaya, Cumhuriyetin kazanımlarını sistemli biçimde yok etmeye güdülenmiş zihinler genç beyinlere de “Türkiye’nin Orta Doğu ve Arap Yarımadası ülkeleri için ağabey konumunda olduğunu” (s.64) işlemiş. Neden? Yurtta ve – ayrım yapmaksızın-tüm uluslarda barışa inananlarla  “ağabeylik” sevdalılarını karşı karşıya getirmek için mi? Birinci ve ikinci Meşrutiyette, İttihat ve Terakki’ de, Birinci Dünya Savaşında, Milli Mücadele’de, Cumhuriyet’in kuruluşunda, Serbest Fırka’da, çok partili döneme geçişte, 1960, 1980 ihtilallarında ve son 30 yıl içinde aynı filmi yeni versiyonları ile çok seyrettik. Karşıtlık kargaşayı getirir, düzeni bozar ve kaos yaratır. Bu ortamda kör dövüşü başlar,  korku İmparatorluğu kurulup güçlenir; akıl ve  “cumhur-halk” egemenliğini yitirip tek güce teslim olur. Sağlığımızın değerini onu kaybedince anlarız; özgürlük ve bağımsızlık da böyledir. Ancak sağlıklı olunca bu iki kavrama bedel biçilemez.

“Güzel Cumhuriyetimin kazanımları kumbaramda” diyor Sedef Gönül (s.72). Dinî bayramlarımız inançta, Mîllî Bayramlarımız güvende birlikteliğimizi pekiştiriyor; sağlığımızın, özgürlük ve bağımsızlığımızın önemini anlama ve tadını çıkarma olanağı sağlıyor. Bu bayramlarda kırgınlıklar, kızgınlıklar unutulup acılar ve mutluluklar paylaşılıyor. Yaşım 80’e doğru büyük slalom yapıyor. Dinî Bayramlar gibi Cumhuriyet Bayramının da yapılmadığını anımsamıyorum. İlk kez bu yıl bu büyük bayramımız alışılagelmiş şekil ve ölçüsüyle yapılmadı. Neden, niçin? Türkiye Büyük Millet Meclisi 88 yıl önce 29 Ekim’de Cumhuriyeti ilân etmiş ve Mustafa Kemal Paşa’yı Cumhurbaşkanı olarak seçmiş. Atatürk bu seçimden sonra yaptığı ilk konuşmasında  “Beni destekleyin, güvenin; buna ihtiyacım var. Hep beraber ileriye gideceğiz, Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır” diyor. Kim ne derse desin, ne yapılırsa yapılsın, kumbaralı Cumhuriyet Gençleri Türkiye Cumhuriyetinin mutlu ve  başarılı olacağına, barışa ve birlikteliğe yönelik yeni zaferlere imza atacağına inanıyor. Bunların yanında “okumayan, düşünmeyen, yargılamayan ulusal bilincine, diline, sahip çıkmayan” (s.85) ve bastığı dalı kestiğinin farkında olmayan yarı cahiller de var; gelecekte de var olacaklar.  

 Bugünlerde yeni bir sabaha uyanan Türkiye’nin yeni doğan sorunları da Sedef’in kumbarasında (s.72) birikmeye başladı. Bir yandan, Ulusumuzun, Cumhuriyetimizin, temel ilkelerinin oluşturan  “Tek Devlet, Tek Bayrak Tek Dil” kavramlarını, özgürlük ve bağımsızlık adına çarpıtmak isteyenler var. “Tarihle yüzleşmek bahanesiyle ulusal birliktelik adına kapanmış yaraları kaşıyıp, kanatıyorlar; genç gönüllerde ayrılıkçı tohumlarla beslenen onulmaz yaralar açıyorlar. Diğer tarafta G-20’lerden G-8’lere transfer olmak için ekonomi seferberliği başlattığına inananlar var. Bunlar da başka bir özgürlükten, azınlık haklarından konuşuyorlar. Azınlıkların kapatılan vakıflarına ve okullarına yeniden verilen haklar, Cumhuriyet Hükümeti’nin gerçekleştirdiği çağdaş demokrasinin somut uygulamaları olarak gösteriliyor. Azınlıklar tarafından da teşekkür edilip alkışlanıyor. Türkiye’de yeniden eğitime açılacak bu yabancı vakıf okulları yanında halen eğitime devam eden benzeri okullar da var. Bunlar öylesine benimsenmiş ki başarıları nedeniyle fen liselerimizden üstün görünmeye başlanmışlar;  çoğu paralı, çok azı az sayıda burs veriyor. Aileler varını yoğunu yıllarca süren kurslara harcayıp evlatlarının bu okulları kazanmaları için gayret ediyor. Kaç aile yabancı dilde eğitim yapan bu okulların tarihçesinden haberdar?  Aslında gizli-saklı değil internet ortamında ve tanıtım broşürlerinde geçmişleri açıkça anlatılıyor. Tümüne yakını Osmanlı Döneminde Tanzimat sonrası açılmaya başlanmış. Tanzimat, çoğunluk “aydınlanma çağı” ile özleştirilir. Batı’nın aydınlığı ile bu eğitim kurumları da Ülkemize girmiş. İlk üniversitemiz  “Darülfünun- Fenler evi” 1846’da açılmış; ancak bu kurum yıllarca eğitim veremezken, onun kapı aralığından sızan bu azınlık okulları eğitimlerini kesintisiz sürdüre gelmişler. Kuruluş amaçları; dinlerini, dillerini ve kültürlerini yaygınlaştırmak olarak açıklanıyor. Bugün de tanıtım broşürlerinde bunlar var. Bu gerçeğe değinenler  “nasyonalist” mi oluyorlar?  “Biz Batı için öteki  (barbar) idik; biz ancak sömürgeleşirsek onlar için öteki olmayacaktık.”  (s.91) Oysa ki ne Osmanlı ne Cumhuriyet Batı’yı öteki gördü. Osmanlı   “teb’a” dan sayıp sadrazamlar; Cumhuriyet ise vatandaş görüp milletvekilleri, bakanlar vb. yaptı. Osmanlı döneminde de Cumhuriyet yıllarında da bu vakıf okullarından mezun gerçekleri görebilen entelektüeller var. Bu gibi durumlarda aklıma hep “Batı Ay’da, Merih’te / biz onların çıkar halkalarında dönerken”  dizeleri geliyor!

  “Hâlâ geçmişteki hatalarımızdan uzaklaşamıyoruz.” (s.74)  “Öncem kalmadı sonrası da beni ilgilendirmiyor ” (s.81) dersek;  “bedensel aşkı,  hayvansal duygular” (s.79)olarak tanımlarsak; “aşkı maddeden kurtarıp ruhla bir araya getirme”(s.79) gayretiyle bedeni hem ruhsuz hem de aşksız bırakma gafletine-aymazlığına düşersek işte asıl o zaman bireyi de, toplumu da  “sevgi, saygı ve hoşgörü üçlüsü ile beslenen ruh-ruhtan” (s.79) yoksun bırakırız. Çünkü gerçek aşk sevgidir, saygıdır, hoşgörüdür. Yazımın başlarında yaşam çizgimize değinmiştim; işte o çizgi bedenimizin ruhtan ayrılması ile noktalanıyor.  “Yol ayrımına gelinen (o) noktada sonun başlangıcı ya da her şeyin sonu” (s.81) ile karşılaşacağız. Geleneğimiz uyarınca beden toprağa gömülüyor; ruh ise bilmediğimiz bir yere göçüyor. Sevgi ve saygımız, bırakabilirsek eğer, dünyamıza kalıyor; bedensiz de ruhsuz da bizi sevgi ve saygı tohumları yaşatıyor. Şair meslektaşımız Mehmet Turan Yarar’ın deyimiyle  “kalır kalanlara bir gün gidince biz yorgun gülüşlerimiz.”

 Gülmek; sevginin, sevilmenin, sevinç duymanın ürünü; ağlamak ise acının ve kederin. Gülüp güldüren, sevip sevdiren “aşk” hiç ruhsuz olur mu? Hele  “baki kalan kubbede bir hoş sada” ile birlikte ise! Ayrılığı olmayan böylesine gülüşlere  “veda” (s.81) diyebilir miyiz? 

Bakmasını biliyorsak  “yorgun gülüşlerimizi” ve onlarda gizli beden ve ruhu da görebiliriz; yeter ki  “görüşlerimizin ayrılığı artsa da saygısızlık etme (yelim) insanca onurlarımıza.” (s.87)  Değil  “kurtuluşa ilk adımın ardından 92 sene, üç nesil” (s.97) yüzyıllar da geçse,  bırakabiliriz ardımızda yorgun gülüşlerimizi; ancak, unutmazsak ve unutulmamayı unutturmazsak.

Ankara 7 Aralık 2011

Ferruh DİNÇER

 

Güncel
 

 

 

 

Yeni Sayfa 1
 Copyright © 2006 - 2011 TurkVet ® - Her Hakkı Saklıdır - All right reserved